Varlık kuyruğu, milli beka ve keyif çayı – Hakkı Özdal

Bir kısmı ancak sabah erken saatlerde bulunabilen ucuz zerzevat için saatlerce bekleyenlerin, oluşturdukları sıralar için “varlık kuyruğu” denmesine ne zaman ve nasıl tepki göstereceğini bugünden kestirmek zor. Ancak beka ve patlıcanın, mermi ve 200 gramlık keyif çayının, harmanlandığı o tuhaf retorik, toplumun çok farklı katmanları tarafından teste tabi tutulacak gibi görünüyor.

22 Şubat Cuma günü öğle saatleri. Üsküdar’daki tanzim satış noktası tenhalaşmış. Meydandaki tanzim çadırının önüne genellikle sabah erken saatlerde giderek uzun kuyruklar oluşturanlar satıştaki ürünlerin çoğunu bitirmiş. Çadırın girişinde, bütün sevimliliğini takınmış bir genç kadın, üzgün olduğunu da gösteren buruk bir tonlamayla “sadece patates ve ıspanak kaldı efendim” diyor. Bu nazik ‘efendim’ sözcüğü, ucuzlatılmış patates ve ıspanak kadar dahil görünüyor ürün paletine. Nitekim o yüksek ve belli ki yapılandırılmış nezaket, organizasyonu bir ucuz sebze satış evreninden siyasal jeste, ‘karşılık (oy) isteyen bir hizmete’ dönüştürüyor. İçeriden çıkanları ya da geri dönenleri, temiz giyimli, parlak yüzlü gençler karşılıyor bu kez. Üzerinde büyük bir Erdoğan resmi ve “Gönül İşi” sloganı olan broşürlerden veriyorlar; çok da zorlamadan. Dikkat çekici olan bir nokta var: Tanzim satış çadırının ‘yetkilisi’ gibi görünen ve nazik tebessümüyle “ıspanak kaldı efendim” diyen ekiple, bu broşürleri dağıtan ekip aynı renk boyun kimliği, aynı renk gocuk gibi ortak aksesuar ve giysiler taşıyor. Hâkim renk, bir tür resmiyet de çağrıştıran lacivert. Ucuz patates satışını sevk ve idare edenlerle “Gönül İşi” sloganı etrafında propaganda malzemesi dağıtanlar, ortak/benzer bir görünüm temasında çerçevelenmiş. Bunun anlamı açık.

Seçime sadece 5 hafta kalmış olmasına rağmen, kalabalık Üsküdar meydanı ve arterlerinde gözle görülür başka bir siyasi çalışma yok. Birkaç on metre uzaklıktaki Halk Ekmek büfesinin önünde ise siyasal markaja alınmamış bir kuyruk var. Genellikle orta yaşın üstündeki kadınlar var sırada. Bazıları, dürülüp küçültülmüş naylon poşetlerle dolu çantalarını açıp, poşeti olmayan kuyrukdaşlarına bu naylon dürümlerden ikram ediyor. Gıda fiyatlarındaki şahlanış sırasında “Ekmeğe zam yok, yapanı yakarız” yollu kabadayılıklar yapılsa da ekmek hemen her yerde 1,50 TL’ye satılıyor ve yarı fiyatına, 0,75 kuruşa ekmek almaya gelip sıraya girenlerin, 25 kuruşa poşet uygulamasına karşı da teçhizatlandığı görülüyor. Siyasetin ve ona bağlı olarak titreşen diğer alanların direkt etkisinden uzak görünen ve ancak üst üste konmuş 25 kuruşlarla sürdürülebilen bir yaşam mücadelesinin insanları, hafta sonu havanın soğuyacağı haberlerine daha ilgili. Birkaç aydır ödedikleri fahiş doğalgaz faturaları ya da hızla boşalan odun-kömür depolarının yarattığı endişeyle bundan konuşuyorlar. Bu sorunlara nüfuz eden bir siyaset mecrası ortaya çıkmadığı, çıkma potansiyelinin de başta vesayet altındaki güvenlik ve yargı kurumları olmak üzere her türlü zor aracıyla baskılandığı koşullarda; kuyruklarda beklemenin, 25 kuruşları hesaplayarak ayakta kalma gayretinin kendisi, şimdilik durgun bir yığın görünümündeki siyasal enerjiye dönüşüyor. Sadece seçmen davranışı olarak değil, yönetimle bütün bir rıza ilişkisi açısından da ‘ne yöne’ akacağı henüz kestirilemeyen bir potansiyel enerji bu. Vaktiyle kısmi iyileşmeler sağladığına inandıkları rejimin, gürültüyle ve büyük sorunlara yol açarak tıkanmasına karşı nasıl bir tepki verecekler? Bunun bir ‘son’, en fazla bir süre daha ertelenebilecek bir ‘sonun başlangıcı’ anlamına geldiğini görerek mi davranacaklar; yoksa mağduriyetlerinin, bizzat ona sebep olanlarca ve yer yer zorba illüzyonlarla tersine çevrilip siyasi araca dönüştürülmesini ‘görmezden gelmeye’ devam mı edecekler?

Bu, eşine az rastlanır boyutlarda öngörülemez bir ikilem şu anda. Siyaset alanının büyük oranda yasaklandığı koşullarda, toplumun siyasal eğilimlerini ölçmeye yarayacak enstrümanlardan biri olarak seçim, bir süredir öngörülemiyor zaten. ‘Bu sefer kaybedecekler’ ümidi de ‘ne yapar ne eder kazanırlar’ karamsarlığı da, mevcut durumu ve olasılıkları açıklamaya yetmeyen klişelere dönüştüler çoktan. Seçimler mi anketleri sınıyor/doğruluyor, yoksa anketler mi seçimleri güdülüyor haklı sorusu da her zamankinden daha fazla geçerliyken; neler olabileceğine ilişkin olası ipuçları, başlıca siyasi aktörün, aslında birbirinin kopyasına dönüşmüş, basit şemalı konuşmalarının arasına sıkışan ‘misafir cümlecikler’de, jestlerinde falan aranıyor haklı olarak. Böyle olunca, hem bütün bir kampanya diline hâkim olan yüksek gerilim, hem her zamankinden yoğun bir solo performansla sürdürülen gayret, hem de ara sıra “istediğimiz konsolidasyonu sağlayamadık” gibi cümlelerle ifade edilen endişe hali; bu kez egemen siyasi klik açısından da bir ‘belirsizlik’ durumu olduğunu gösteriyor. Devlet fraksiyonlarına ve hâkim sınıflar başta olmak üzere çeşitli toplumsal kesimlere vaat edilen seçim ikramiyelerinin, hiç olmadığı kadar düzensiz ve bir merkezden yoksun bulunması da cabası. Devleti yönetenlerin, HDP düşmanlığı ve Kürt toplumsal taleplerini ‘terör’ ile ilişkilendirmek dışında, geniş mutabakat oluşturabildikleri bir konu kalmamış gibi görünüyor.

Gıda fiyatlarındaki tırmanışa karşı girişilen gölge savaşı, bu savaşın –tanzim gibi– metotlarından utangaçça yararlanmak zorunda kalan en alttakilere ilişkin, kaygan ve güvenilmez bir yedekleme fırsatı yaratıyormuş gibi görünse de, esnafı, çiftçiyi, bizzat birçoğu organik uzantısı durumundaki market/perakende zincirlerini elinde tutanları tedirgin ediyor. Bu tedirginliği gizlemek için, ‘satın aldırılmış’ TV kanallarınca kurgulanan, montajlı “çok destekliyoruz” haberlerinin foyası kısa sürede ortaya çıkıyor. Orta sınıfların memnuniyeti yerine bunun sahte bir temsiline mecbur kalındığı anlaşılıyor.
Benzer bir durum üst sınıflar için de geçerli. İstanbul merkezli geleneksel büyük sermayeyi, sanayi burjuvazisini, ülkenin başlıca en büyük şirketlerini temsil eden TÜSİAD’ın genel kuruluna bağlanan ekonomi kanalı Bloomberg HT, TÜSİAD Başkanı konuşmasında demokrasi, hukuk vs. demeye başlayınca bu bağlantıyı sadece 5-10 saniye sürdürebiliyor ve yayını kesiyor. Kapitalistlerin sözlerinin bile rahatsızlık yarattığı bir kapitalizme ilişik olan ‘ekonomi’ kanalıyla; seracıların sözlerinden ihtiyaca göre konuşma kırpan ‘kitle’ kanalının içler acısı durumu, toplumun farklı kesimlerine karşı eş zamanlı bir açmazı gösteriyor.

Siyasal iktidar, yapay şekilde üç ana parçaya böldüğü toplumun itiraz potansiyelini de, dozu ihtiyaç mukabilinde artırılan bir zor kullanarak ‘kontrol etmeyi’ sürdürüyor şimdilik. Ancak fiziki, siyasi ve hukuki zorun giderek artması, bir güçlenmeden çok ‘kapanmaya’ işaret ediyor. Usanmaksızın, ikna odaları ve başörtüsü mağduriyeti anlatarak oluşturulan epik anlatı; açıkça kayıt altında olan, bir göstericiye yönelik cinsel saldırının en üstü düzeyde savunulması, saldırıya uğrayan kadının “zaten babası FETÖ’cü” diye damgalanıp saldırgan polisin “evlat” ilan edilmesiyle eşleşiyor. Aynı hafta içinde, Cumhuriyet gazetesi çalışanlarına verilen cezaların onanma biçimindeki pervasızlık ve 27 akademisyene 58 yıla varan hapis cezası yağdırılması; yargı sopasının eskisinden daha sert ve seri kullanılacağı, ‘iklimin daha da sertleşeceği’ tahminleriyle yorumlandı doğal olarak. Fakat, usulen de olsa bu cezaları isteyen savcılardan, veren/onayan hâkimlere ve toplumun kalan tümüne herkes, söz konusu cüretkarlığın ömrünün siyasal bir tökezleme ile sınırlı olduğunu biliyor. Havayı asıl elektriklendiren de belki, herkesin üstünde asılı duran bu bilgi oluyor.

Siyasetin ortadan kaldırılmasıyla gündemden uzaklaştırılmış kesimler dışında, bizzat kendi etki alanındaki orta sınıflar tarafından da şüphe ve endişeyle karşılanan buna benzer tutumlar, toplumsal sınıflar karşısındaki iktisadi açmazların yanına, siyasal hegemonya açısından çok daha sorunlu bir başka açmaz alanını ekliyor üstelik. Pıtrak gibi çoğalan (ve yalanlanmayan) “Babacan parti kuruyor”, “Durun Davutoğlu kurdu bile” haberleri de, bu müstakbel partilerin öneminden ve denklem değiştirici gücünden öte muhafazakâr orta sınıflarda ve bir kısım ‘son dönem eliti’nde yaşanan kaynaşma açısından bir anlam taşıyor olmalı.

Günde üç öğün aynı sözlerle ve giderek artan bir itham tonuyla girişilmiş miting maratonu, tüm bu zorluklar karşısında, bugüne kadar tüm kilitleri açtığına inanılan en önemli siyasal sermayenin, bizzat liderin sahaya sürülmesinin, bu krizi aşmanın da tek yolu olarak tespit edildiğini gösteriyor.

Bir kısmı ancak sabah erken saatlerde bulunabilen ucuz zerzevat için saatlerce bekleyenlerin, oluşturdukları sıralara “varlık kuyruğu” denmesine ne zaman ve nasıl tepki göstereceğini bugünden kestirmek zor. Ancak beka ve patlıcanın, mermi ve 200 gramlık keyif çayının harmanlandığı o tuhaf retorik, toplumun çok farklı katmanları tarafından teste tabi tutulacak gibi görünüyor.