Soğan deposu basanlar ve ‘Ölü Canlar’ – Bahadır Özgür

Gogol’ün ‘Ölü Canlar’ romanının kahramanı Çiçikov, köy köy dolaşıp toprak sahiplerinin kölelerini satın alır. Ama yaşayanlarla değil, ölmüş olanlarla ilgilenir. Toprak sahipleri bu ticari girişimi tuhaf karşılasa da, teklifi sevinçle kabul ederler. Oysa Çiçikov’un hesabı başkadır. Bürokrasinin karanlık dehlizlerinde ölü kölelerin ranta çevrilebildiğini keşfetmiştir. Kısa sürede binlerce ölü canı, yüz binlerce rublesi olur…

Gogol’ün muhteşem alegorisi, toprak rantının bir ülkeyi nasıl çürüttüğüne, yozlaştırdığına ve türlü ahlaksızlığa yol açtığına dair çok şey anlatır. Şu günlerde şeker fabrikalarını satıp yerine cezaevi yapmakla övünmenin ya da pahalılığın müsebbibi olarak bir avuç soğan üreticisinin deposunu cehaletle basmanın çok şeyler anlatması gibi. Ne var ki, Türkiye’de yaşananlar birer alegori değil.

Gıda hayati bir sorun artık. Gördüğü her karış toprağa, her ağaca, her bitkiye rant şehvetiyle yaklaşan bir anlayışın yol açtığı tahribatın belki de en hafif sonucu, market raflarındaki pahalılık. Asıl tehlike gıdaya ulaşma hakkının ilga edilmesi. Bir gıda krizinin tohumlarının göz göre göre ekilmesi.

Depo basmanın, esnafa tehdit yağdırmanın gıda güvenliği ile ilgisi olmadığını iktidar da biliyor aslında. Bütün mesele, “Bu hale nasıl geldik?” sorusunu hunharca işlettiği bir retorik tezgahında lime lime ederek anlamsızlaştırmak. Buğday ithalatının üreticiyi bitirdiğini söyleyen muhalefet liderini yalancılıkla suçlayıp, ardından, halkın yararı için daha fazla ithalat sözü vermek bunun son örneğiydi, mesela.

Peki gerçekten market raflarındaki acı gerçeğin nedeni nedir? Bir zamanlar toprağı kazsan çıkan patates, soğan ne ara güvenlik güçlerinin ‘operasyon nesnesi’ haline geldi? İşte bu soruların yanıtı, Türkiye’nin yaşadığı bir ‘Ölü Canlar’ hikayesidir. Nasıl mı?

***

Birkaç yıldır Trakya’da köylüler, ziraat odaları ve konuya duyarlı vatandaşlar çok tehlikeli bir gidişat konusunda hepimizi uyarıp duruyor. Bölgede verimli tarım arazilerinin neredeyse yüzde 2’sinin tek bir kişinin eline geçtiğini söylüyorlar. Gerçi iş söylentiyi aştı, resmi verilerle de kanıtlandı.

Gelin olayı en başından alalım…

Yıl 2007… Atatürk’ün talimatıyla kurulan ilk yerli tohum merkezi Kırklareli’ndeki Sarımsaklı Tarım İşletmesi zarar ediyor gerekçesiyle satışa çıkarıldı. Küçük çiftçiye destek için kurulmuş tohum işletmesinin nasıl kâr etmesinin beklendiği bir yana, ihaleye katılanlar dikkat çekiciydi. İnşaatın parlayan yıldızları Kiler, Limak, Sancak, Remzi Gür ve Torunlar teklif verdi. Ancak ihaleyi 58 milyon dolara henüz bir yıl önce Ziya Organik Gıda adlı şirketi kuran Fıratpen’in sahibi Nevzat Demir kazandı.

17 bin dönüm araziyi almasının sebebini, “Küresel ısınma nedeniyle dünyada bir buğday savaşının yakın olması” gibi ulvi bir amaçla açıkladı. Doğrudur da, yoksa niye bu kadar yatırım yapsın. Gerçi üretimine dair resmi herhangi veri bulunmuyor. Sadece Ziya Gıda adlı sönük bir internet sitesinde Ziyafet Un, Ziyafet Bulgur, Ziyafet Ayçiçek Yağı markaları kısaca tanıtılıyor. Organik gıda pazarında bu markaların ne kadar söz sahibi olduğunu da bilemiyoruz.

Sorun bu değil. Neyi, ne kadar ekip biçeceğine veya nasıl bir marka yaratacağına kuşkusuz kendisi karar verir. Lakin o işletme önemli bir amaç için kurulmuştu. Bölgenin tek şeker fabrikası olan Alpullu’nun ihtiyaç duyduğu şeker pancarını da üretmek ve çiftçiye ürettirmek. Oysa 200 bin ton kapasiteli fabrikanın kotası kesile kesile 18 bin tona kadar düşürülerek işlemez hale getirildi.

Ve bir yıl önce 200 milyon liradan fazla değer biçilen Alpullu geçen baharda 150 milyon liraya satıldı. Resmi devri de bu ay yapıldı. Yeni sahibi kim mi? Nevzat Demir. Böylece portföyüne en önemli tarım işletmesiyle birlikte en önemli şeker fabrikasını da eklemiş oldu. Olabilir. Gerçekten niyeti fabrikayı ayağa kaldırmaktır. Birileri şartlarını bilmediğimiz bir ihale açmış, o da parayı bastırıp almış sonuçta. Öyleyse sorun ne?

Demir’in şirketi iki özelleştirme arasında boş durmadı. Edirne, Kırklareli, Tekirdağ ve Gelibolu’da kendi verilerine göre 140 bin, ziraat odalarına göre ise 250 bin dönümden fazla tarım arazisi daha satın aldı. Deyim yerindeyse göz kamaştıran Kırklareli Ovası’nda bir ‘derebeyi’ gibi yükseliyor.

Burada biraz durup yerel gazetelerde çıkmış, bölgedeki CHP’li vekillerin, eski valilerin ve ziraatçilerin açıklamalarında yer almış bazı açık kaynak bilgileri kısaca aktaralım. Araziler için neredeyse iki-üç katı fiyat teklif ediliyor. Çoğu sadece kuru tarıma elverişli araziler üstelik. Yıllardır girdi maliyetlerinden dolayı üretimden kopan, üretse bile satacak yer bulamayan onlarca küçük çiftçi cazip tekliflere mahkum kalıyor. Son yıllarda alımlar o kadar yoğunlaştı ki, belediyelerin açtığı arazi ihaleleri, miras ihtilafı dolayısıyla satışa çıkan araziler, bankaların haczettiği araziler neredeyse tek adreste toplanıyor. Örneğin Çerkezköy’de Kızılpınar Belediyesi’nin satışa çıkardığı 9 parselin 7’sini 13.7 milyon liraya alan Ziya Organik Tarım.

Bu bilgilere ve daha fazlasına zahmetsiz bir internet araştırmasıyla ulaşmak mümkün, gizli saklı değil yani. Hemen belirtelim ki, ortada iddia düzeyinde dahi usulsüzlük yok. Her şey yasaya ve dünyanın en eski ve bayağı ticaretinin kurallarına uygun: Çok parası olan biri, hiç parası olmayan birilerinin topraklarını alıyor. Ayçiçeğinin yüzde 61’inin, çeltiğin yüzde 54’ünün, buğdayın yüzde 12’sinin üretildiği 1.1 milyon hektar arazinin 25-30 bin hektarı tek kişinin mülkiyetine geçmiş kimin umurunda! Sorun tam da burada ama. O toprak tekelinin yaratacağı sonuçlar hepimizi ve gelecek kuşakları ilgilendiriyor çünkü. Tahayyül etmekte zorlananlar, önemli tarım ve hayvancılık merkezlerinden Mudurnu’da 2011-2014 yılları arasında parça parça topladığı arazilere Burj Al Babas isimli korkunç projeyi konduran ve şimdi de konkordato ilan eden şirketin yarattığı tahribata baksın yeter. Nitekim şu sıralarda başlayan kesilmiş tavuk ithalatı tartışmasının bir ucu işte bu Dubai tarzı villa zevkine kadar uzanır.

Dolayısıyla bir yerlerde arazi toplanmaya başlanmışsa eğer, orada tarıma değil inşaata bakmayı öğrendik. Trakya’nın yeni haritasını da ekilen buğday, ayçiçeği değil, çakılan çiviler çiziyor. Mesela şu iki küçük ilana bir göz atın: İlki İpsala Asliye Hukuk Mahkemesi’nde 2016’da açılmış kamulaştırma davası. Taraflardan birisi, Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi’nin (TANAP) sahibi BOTAŞ. Diğer ilan ise 2017’de Lüleburgaz Asliye Hukuk Mahkemesi’nde elektrik hattı çekmek amacıyla yapılacak kamulaştırma için açılan dava. Onun da bir tarafı TEİAŞ. Her ikisinin muhatabı ise Ziya Organik Tarım.

Pek çok yeni otoyol, altyapı ve konut projeleri derken bölgede hızlı bir kamulaştırma ve dolayısıyla rant artışı sürüyor. Bütün bunların üzerine Kırklareli Ovası’na kurulması düşünülen üç termik santrali ekleyin. Santrallerin etrafına kümelenecek onlarca maden sahasını da. Şimdiden 15 bin dönümlük arazide maden ruhsatı verildi bile. Pelin Cengiz geçen hafta Artı Gerçek’te bunun nelere yol açacağını yazdı. 25 yılda 4.2 milyon hektar tarım arazisini kaybeden Türkiye’nin şimdi de 8 bin yıldır tarım yapılan ovasını kaybetmekle yüz yüze olduğunu anlattı. Nükleer santrali de unutmayalım tabi. Bitmedi; Çanakkale için yapılacak köprünün öteki ayağının Gelibolu’da olduğunu da hatırlayın. Bağlantı yolları, viyadükler, tüneller vs… Kısaca iktidarın yeni Trakya vizyonunda tarımın ‘T’si, gıdanın ‘G’si bulunmuyor. Varsa yoksa rantın ‘R’si, inşaatın ‘İ’si.

Bir dahaki sefere markete gittiğinizde pirince veya ayçiçek yağına bakarken bunları da şöyle bir düşünüp etiketlerini dikkatlice okuyun. Kim, nerede üretmiş?

***

Muğla Ovası’nın hali, Karadeniz’deki HES’lerin sonuçları malum. Yakın bir gelecekte Trakya’yı da aynı kaderin beklediğini söylemek kehanet sayılmaz. Zira ülkenin her yanında bir ‘Ölü Canlar’ hikayesi yaşanıyor. Toprağa beton ekilip, rant biçiliyor. Ve yerçekimi kadar kesin tarımın kadim yasası unutuluyor: Mutfağa giren gıdanın yegane teminatı, soğanı depoya kaldırmayı akıl edenlerdir. Jandarmayla depo basanlar değil…

27 Kasım 2018