Röportaj: Hepimiz için “insan olmanın çığlığıdır” Ali Serkan Eroğlu

Tiyatrocu, yazar, üniversite öğrencisi, Kaldıraç okuru Ali Serkan Eroğlu bundan tam 21 yıl önce katledildi.

Ali Serkan Eroğlu, 24 Aralık 1997’de, Ege Üniversitesi’nde cansız bedeni tuvalete asılı bulunmadan sadece 25 gün önce sivil polislerce kaçırılıp tehdit edilmiş, ardından suç duyurusunda bulunmuştu.

Ölümü katillerinin kim olduğunu gösterir şekilde asla “aydınlatılmadı”. Ancak o gün bilinen ve bugün de hatırlatılması gereken gerçek: Ali Serkan Eroğlu’nun katillerinden çok daha uzun yaşayacağıdır.

Ali Serkan Eroğlu’nu anmak için, onun yazdıkları, ona yazılanlar ve belgelerden oluşan ve Kaldıraç Yayınevi tarafından 2014 yılında yayımlanan İnsan Kirlenmesine Yanıt: SERKAN

“Çiçeğin gözü yıldızlardaydı…” kitabında yer alan, dönemin Kaldıraç İzmir Temsilcisi ile yapılmış röportajı aynen yayınlıyoruz:

“Şimdi hepimiz için “İnsan Olmanın Çığlığı” O”

Kaldıraç: Sondan başlayalım… Serkan’la son karşılaşmanızı hatırlıyor musunuz?

İlknur Kavlak: Çok net gözümün önüne getirebiliyorum. Kaldıraç İzmir bürosuna gelmişti. Kaçırıldıktan sonra. Durumu anlattı. Gözlüğünü kırmışlardı. Gözlüğü yoktu. Sonra birkaç kişi birlikte İHD’ye ve ordan da savcılığa gidip suç duyurusunda bulunulmuştu. Onu en son büroda gördüm.

O dönem Kaldıraç İzmir temsilcisiydiniz. Serkan ile ilişkiniz nasıldı?

Serkan ile aynı yaştaydık. Yıl 97, yaş 19… O üniversitedeydi bu nedenle öğrenci arkadaşlarla birlikte faaliyetler örgütlüyorlardı. Ama Kaldıraç olarak onunla birlikte sokak tiyatrosu için bir tiyatro grubu oluşturmuştuk. Ben destek olmaya çalışıyordum. Başlangıçta isim beğenememiştik. Sonra adını Parya koyduk… Ege Üniversitesi’nde stand açılıyor, alternatif açılış şenlikleri yapılıyordu. O dönem yükselen hareketin de, saldırıların da yoğunlaştığı bir dönemdi.

Serkan’ın kaçırılması süreci ve sonrasında neler yaşandı?

Serkan Eroğlu, Kaldıraç dergisi okuyor, Kaldıraç dergisinin Ege Üniversitesi’ndeki faaliyet ve eylemlerinde yer alıyordu. Yaşadıklarını kendisi bize anlattı. 27 Kasım 97’de yolda yürürken kendilerinin polis olduğunu söyleyen 4-5 kişi tarafından zorla bir arabaya bindirilip, gözleri bağlanmış bir yere götürülmüş ve sorgulanmış. Sorgu esnasında okuldaki arkadaşları ve siyasi faaliyetler hakkında bilgi istenmiş, okulda muhbirlik yapması teklif edilip, ölümle tehdit edilmiş. Serkan hiçbir şey söylememiş ve muhbirliği reddetmiş. Bunun üzerine tekrar gözleri bağlı bir şekilde araca bindirilerek sapa bir yola atılmış.
Çok iyi hatırlıyorum gözlüğü kırılmıştı. 1 Aralık’ta Kaldıraç İzmir bürosuna geldi, oradan İHD’ye gidilip başvuruda bulunuldu. İHD’nin yönlendirmesiyle İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunarak “başıma bir şey gelirse bunun sorumlusu Terörle Mücadele Şubesi’ne bağlı polislerdir” ifadesini vermişti.
23 Aralık’ta Serkan’dan haber alınamamış, ardından 24 Aralık günü Serkan’ın cansız bedeni Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tuvaletinde asılı bulunmuştu.
Dönemin İzmir Emniyet Müdürü Ahmet Demir olaydan hemen sonra Serkan’ın “intihar ettiğini” açıkladı. Dönemin İçişleri Bakanı “Serkan daha önceden olduğu bir aşı yüzünden ölmüştür” diye bir açıklama yaptı.
Bu yalanlara bir an dahi inanmadık. Ancak basının ve devletin ağız birliği ile söylediği bu yalanlarla savaşmaktan da geri durmadık.

Serkan’ın ardından kitlesel eylemler yapıldı. O eylemlerden bahseder misiniz?

Tüm yalan mekanizmalarına rağmen, Serkan’ın devlet tarafından katledildiğini ve hesabının sorulacağını haykıran binlerce gencin katıldığı yürüyüşte 80 sonrası ilk kez Ege Üniversitesi’nden dışarı çıkılmıştı. Kitlesel olduğu kadar öfkenin ve kararlılığın da yüksek olduğu eylemde devlet öyle şaşkındı ki, saldırmayı göze alamamıştı. Ardından birçok eylem ve etkinlikler düzenlendi. Bazılarına şiddetli saldırılar oldu, gözaltılar, tutuklamalar…

İzmir’de Serkan’ın ölümüyle ilişkili bir operasyon yapılmıştı. Amaçları neydi?

Operasyon yapıldığında ben İstanbul’daydım. Haber alır almaz İzmir’e gittim. Serkan’ın arkadaşları, öğrenci yoldaşları ve Kaldıraç dergisi İzmir bürosundaki ortakların da aralarında bulunduğu toplam 19 kişi 2 Haziran 98 tarihinde evlerinden (gece yarısı yataklarından silahlar doğrultulmuş olarak) kaldırılarak gözaltına alındı, baskı ve işkence gördü. Serkan Eroğlu cinayeti, üzerlerine yıkılmak istendi, bu doğrultuda “örgüt içi infaz” şeklinde ifadeler imzalatılmaya çalışıldı (Burada bahsettiğimiz insanlardan 3’ü 16 yaşın altında lise öğrencisi ve gözaltına alınanların yaş ortalamaları 20’yi bulmamaktadır). Aynı süreçte kız arkadaşı da gözaltına alınmıştı ve onun da “Serkan aşk yüzünden intihar etti” yönünde ifade vermesi istenmiş, ancak o da böyle yalan bir ifadeyi imzalamamıştır.

Serkan’ın katledilmesinden 10 gün önce Burhanettin Akdoğdu (Bekir Kilerci) Ankara’da işkencede öldürülmüştü. Hemen ardından Serkan’ın öldürülmesinin yoldaşları üzerindeki etkisi nasıl oldu?

Öfke… Katlanarak artan öfke… Bir de ikisinin birbirinden habersiz aynı iradeyle düşmanın karşısında dimdik duruşlarının arttırdığı kararlılık. Kısaca böyle özetleyebilirim sanırım.
96 Gazi Direnişi sonrasında 1 Mayıs ile 80’in ölü toprağını üzerinden atmaya başlayan toplumsal hareketliliğin önemli dinamiklerinden gençlik ve öğrenci hareketine yönelik baskı ve saldırıların yoğunlaştığı bir dönemdi. Buna karşın Anadolu’da yeni bir diriliş başlıyordu.
Devletin saldırılarının, onun kendi gelecek korkusunu topluma yaymak amacı taşıdığının farkındaydık. Kendimizi mazlum, mağdur değil özne olarak görüyorduk. Saldırılar, tehditler ve yoldaşlarımızın katledilmesinde devletin çaresizliğini, çözülüşünü görüyorduk.
Acımız da, öfkemiz de büyüktü. Sınıf savaşının neferleri olmak, Bekir’in, Serkan’ın ortakları olmak üzerimizdeki sorumluluğu daha da artırmıştı. Bu sorumluluk bugün de aynı ağırlığıyla üzerimizde.

Serkan’ı tanımayanlar için onu kısaca nasıl anlatırsınız?

Ali Serkan’ı tanımayanlar, hiç duymamış olanlar vardır elbette. Bu beni üzüyor, eksikleniyorum.
80 sonrası insanlar örgütlülükten bucak bucak kaçarken örgütlü mücadelenin gereklerini kavrayarak kavgaya atılışından, yazdıklarından, yaşadıklarından ve onun onurlu vedasından öğrenecek çok şeyimiz olduğunu düşünüyorum. Onu tanımanın İNSAN’ı tanımak, onu anlamanın İNSAN kalmakta direnmek demek olduğunu herkesin kendi serüveninde buna erişmesine bu kitabın kapı aralayacağını biliyorum.
Yaşadıklarının, umutlarının, hedeflerinin, emeğinin, sanatının, dostluğunun, aşkının, inancının top- lamından fazlasıydı o. Şairdi, tiyatrocuydu, öğrenciydi, devrimciydi, yoldaşımdı… Şimdi hepimiz için “İnsan Olmanın Çığlığı” O.