Krizdeki üç ülke; Arjantin, Türkiye, Venezüella(2): Ekonomik savaş mı, sınıf savaşı mı? – Mustafa Durmuş (Sendika.Org)

Niyet ne olursa olsun, kapitalizmde uygulanan ekonomi politikaları sınıflar üstü, ya da tarafsız değildir, çok büyük ölçüde sermaye sahiplerinden yana sonuçlar üretir. Bu nedenle de ‘ekonomik savaş’ gibi sözcükler gerçekte bir sınıf savaşının perdelenmiş halidir.

Krizden iki farklı çıkış yolu

Bu üç ülkenin krizden çıkış için uyguladıkları politikalar da onları ayrıştırıyor. İlk ikisi yani Arjantin ve Türkiye benzer politikalar uyguluyor. Arjantin, IMF ile yapmış olduğu anlaşma nedeniyle kaçınılmaz olarak IMF politikaları uyguluyor ve halkına kemer sıktırıyor.

Türkiye ise henüz IMF ile anlaşmadı ama IMF’siz kemer sıkma politikalarını bir süredir uyguluyor. Özellikle de son iki yıldır krizden çıkış gerekçesiyle halka kemer sıktırılırken (yüksek elektrik, doğal gaz zamları, yüksek dolaylı vergiler, düşük tutulan asgari ücret ve ücret ve maaşlarda yapılan düşük artışlar, kamuda işten çıkartmalar gibi), sermaye sınıfı (özellikle de son dönem büyüme stratejisine eklemlenmiş kesimleri) kamu kaynaklarından yararlanmaya devam ediyor.

Çıkartılan vergi affı yasalarıyla sermaye kesiminin vergileri yeniden yapılandırılarak erteleniyor, uzlaşma komisyonları aracılığıyla milyonlarca lira tutarındaki vergi alacağının aslı, cezaları, gecikme faizleri siliniyor, varlık barışı altında bu kesimlerin yurt dışında tuttukları kaynağı belirsiz milyarlarca dolarlık servetlerini vergisiz ve incelemesiz ülkeye getirerek meşrulaştırılmalarının önü açılıyor.

Aynı zamanda da büyük çaptaki kamu harcaması pastasından bu kesimlere cömert ihaleler veriliyor, kamu bankalarından düşük faizli krediler sağlanıyor ve milyar dolarlık dış kredili projelerine Hazine garantileri veriliyor.

Bu gelişmeler ekonomik kriz içindeki ülkede aslında, bir ‘ekonomik savaş’tan ziyade, bir sınıf savaşının yürütüldüğünü ortaya koyuyor.

Bu yönde atılan adımları uzun uzun anlatmaya gerek yok. Merak edenler benim daha önceki yazılarım da dâhil olmak üzere bu alanda yazılanlara bakabilirler.

Benim burada asıl odaklanacağım konu, birkaç gün önce yapılan bir düzenlemeyle lira cinsinden elde edilen faiz gelirlerinden alınan gelir vergisinin oranı azaltılırken, döviz cinsindekilerin artırılmasıydı. Çünkü bu düzenlemenin doların yükselişini ya da liranın düşüşünü önlemek için alındığı ileri sürülüyor.

Rantiyenin vergisi azaltılıyor

22.7. 2006 Tarihli ve 2006/10731 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararının Eki Kararda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Karar (Karar Sayısı: 53)[1] ile 3 ay geçerli olmak üzere;

Lira cinsinden tutulan banka mevduatlarından elde edilen faiz gelirinden alınan gelir vergisi: 6 aya kadar vadeli mevduatlarda yüzde 15’ten yüzde 5’e; 6 ay-1 yıl vadeli olanlarda yüzde 12’den yüzde 3’e ve 1 yıldan uzun vadeli olanlardan yüzde 10’dan yüzde 0’a düşürüldü.

Buna karşılık yabancı para (döviz, avro gibi) cinsinden tutulan banka mevduatlarından elde edilen faiz gelirinden alınan gelir vergisi: 6 aya kadar vadeli mevduatlarda yüzde 18’den yüzde 20’ye; 6 ay-1 yıl vadeli olanlarda yüzde 15’ten yüzde 16’ya yükseltilirken, 1 yıldan uzun vadeli olanlardan yüzde 13’te sabit tutuldu.

Kısaca lira cinsinden vadeli mevduatlardaki gelir vergisi (stopaj) oranları düşürülürken, döviz cinsinden olanlarda yükseltildi.

Peki, ne kadarlık bir mevduat büyüklüğünden söz ediyoruz? 20 Ağustos 2018 tarihi itibariyle[2]bankalarda 2,2 trilyon lira tutarında bir toplam mevduat var. Bunun kabaca yüzde 51’i lira ve yüzde 49’u yabancı para cinsinden tutuluyor.

Bu düzenleme sadece vadeli mevduatları içeriyor. Bu bağlamda lira cinsinden mevduatın yüzde 70’i (yani 791 milyarı) lira cinsinden vadelide tutuluyor. Çeşitli vadeler bağlanmış bu tasarrufların faiz gelirinden alınan vergi azaltılacak ya da sıfırlanacak.

Türkiye’de döviz cinsinden tutulan mevduatın tutarı kabaca 153 milyar dolar ve bunun da yüzde 71’i vadeli hesaplarda tutuluyor. Vergisi artırılacak ya da sabit tutulacak hesaplar da bunlar.

Bu arada bu mevduatların nasıl dağıldığı ya da sahiplerinin kimler olduğu da önemli. Resmi verilere göre ülkede kişi başına 20-24 bin liralık mevduat düşüyor. Ama bu tıpkı kişi başı milli gelir hesabı gibi bu rakam son derece yanıltıcı zira herkesin bankada hesabı olmadığı gibi, herkesin hesabındaki tutar da aynı değil.

Yoğurdun kaymağını 150 bin kişi yiyecek

BDDK verilerine göre ülkedeki toplam 149,719 kişinin (kabaca 150 bin diyebiliriz) mevduatı 995 milyar lirayı buluyor.[3] Yani toplam mevduatın yüzde 45’i, bu kendilerine “milyoner” denilen servet zenginlerine ait. Bunların ortalama hesaplarında 6,6 milyon liraları var. Dolayısıyla da sağlanacak vergi indirimlerinden asıl olarak bu 150 bin zengin faydalanacak.

Döviz mevduatlarının sadece yüzde 13’ü yurtdışında yerleşiklerde, yani yabancılarda. Hükümet bu düzenlemeyle büyük çoğunluğu T.C. vatandaşlarına ya da yerli şirketlere ait bu dövizlerin (bunların düşürülmüş vergili lira mevduatlarına kaydırılmasını teşvik ederek) bozdurularak, liradaki sert düşüşü önlemeye çalışıyor. Bu mümkün mü?

Öncelikle, bu düzenlemenin açıklanmasının ardından doların kuru 6,78’lerden 6,39’a kadar gerilese de, bir-iki saat içinde 6,55’lere kadar tekrar yükseldi ve borsadaki swap işlemleriyle ilgili olarak açıklanan yeni düzenlemelerle buradan itibaren kur yatay seyretmeye başladı. Yani düzenlemenin ilk etkisi çok cılız oldu.

Çünkü kurdaki artıştaki ilk görünür neden güven yitimi. Güven yitiminin kuşkusuz siyasi boyutu olduğu kadar ekonomik boyutu da var.

Şöyle ki, bankalarda mevduatları olanlar gelişmelerle ilgili olarak öncelikle enflasyona bakıp karar veriyorlar. Enflasyon yükseliyorsa paralarının değerini kaybetmesini (servet kaybına uğramamak için) önlemek için dolar, avro gibi sağlam-rezerv paralara ya da altına yöneliyorlar.

Ülkede 3 Eylül’de yeni enflasyon oranları açıklanacak ve daha şimdiden enflasyonun daha yüksek çıkacağı beklentisi yaygın. Bu nedenle de sadece vergi politikası ile enflasyonun neden olduğu kaybı azaltmanın mümkün olmadığını bilen yatırımcı dolardan çıkıp liraya yönelmiyor.

Kaldı ki bu ay FED’in faizleri yükseltmesinin neredeyse kesin olması, 1 Kasım’da İran’a karşı ABD yaptırımlarının uygulanmaya başlanacak olması ve bunun İran-Türkiye ilişkileri bağlamında yaratacağı olumsuzluklar gibi etkiler nedeniyle doların daha da yükselmesi beklenmeli.

Ya oyunu kurallarına göre oynarsınız ya da oyun dışı kalırsınız

Neoliberalizmin en belirgin özelliğinin tam serbestleştirme olduğunu biliyoruz. Bu demokratik hak ve özgürlükler anlamında bir serbestleştirme değil, uluslararası finans sermayenin önünde her türlü engelin kaldırılması anlamında bir serbestleştirmedir.

Türkiye 2001 sonrasında kabul edilen K. Derviş Programı’nın sonraki AKP yıllarında daha da derinleştirilerek sürdürülmesi sonucunda dövizi, sermaye hareketlerini serbest bıraktı. Yani dövizin kuru bu serbestleşmiş piyasalarda belirleniyor.

Buna karşılık diğer önemli bir finansal değişken ve para politikasının temel aracı olan faiz oranları bir süredir serbestçe belirlenmiyor. Çünkü bunu yapacak olan Merkez Bankası’nın eli serbest değil.

Yani faizin serbest bırakılması da oyunun bir kuralı iken, buna en üstten müdahale ediliyor ve örneğin dövizin yükselmeye başladığı dönemlerde faizin de artmasına izin verilerek dövizdeki tırmanışın durdurulmasına izin verilmiyor.

İnşaat sektörünün krizi

Başka bir anlatımla bir süredir, birikim stratejisinin en önemli ayağı olan inşaat sektörü kriz içinde. Milyonları bulan emlak ve konut stoku var. Yarım kalmış inşaatların sayısı hızla artıyor. İnşaat maliyetleri hızla yükseliyor. Faiz oranları da yüksek olunca konut kredili satışlar da dâhil satışlar düşüyor.

Diğer taraftan bu sektör mevcut iktidar blokunun en önemli mali ve siyasal ayağını oluşturuyor. Bu yüzden de bu sektörü daha da zora sokacak bir faiz artışına izin verilmiyor. Faiz artırılmadığında ise dolarizasyon artıyor, sermaye çıkışları artıyor, bu da kuru yükseltiyor.

Bu durumu telafi edebilmek için lira cinsinden mevduat faizinden alınan vergiler düşürülüyor, döviz cinsinden alınanlar yükseltiliyor. Yani vergi politikası faiz politikasının ikamesi olarak kullanılıyor.

Ancak dövizli mevduatların caydırılması, yüzde 13 gibi bir paya sahip olan yabancı yatırımcıların mevduatlarının en azından bir kısmını ülkeden götürmeleriyle, bu da doların kurunun yükselmesiyle sonuçlanabilir.

Vergi geliri kaybı

Bu operasyonun ciddi anlamda bir vergi geliri kaybına, bunun da bütçe açığını artıracağına kuşku yok. Bütçe açığı sadece ekonomik nedenlerden dolayı değil, iktidar bloku güvenlik meselesini hep birinci planda tutup buna dönük kamu harcamaları ciddi olarak artırdığı için de artıyor.

Monetizasyona giden yol

Böyle bir durumda bir süre sonra karşılıksız para basma kaçınılmaz olacaktır (ki geçen hafta yapılan 30 milyar lirayı bulan emisyon ile ilgili olarak MB’nin açıklaması tatmin edici olmadı). Yani bunun sonu senaryonun sonu anlamına gelen” monetizasyon” olabilir ki bu da artık her şeyin kontrol çıkması demektir.

Sınıf savaşının örtüsü kalkıyor

Yapılan düzenlemenin sınıfsal boyutunu anlayabilmek için bu düzenlemeden kimlerin yararlanacağına bakmak yeterli. 150 bin milyoner mevduat sahibinin toplam mevduatın yüzde 45’ine sahip bulunması ve bunların faiz gelirlerinin vergisinin yüzde 3’e kadar düşürülmesi, hatta sıfırlanması bu düzenleme ile bunların daha da zenginleşeceği anlamına gelir.

Yani niyet ne olursa olsun, kapitalizmde uygulanan ekonomi politikaları sınıflar üstü, ya da tarafsız değildir, çok büyük ölçüde sermaye sahiplerinden yana sonuçlar üretir. Bu nedenle de ‘ekonomik savaş’ gibi sözcükler gerçekte bir sınıf savaşının perdelenmiş halidir.

Venezüella halktan yana bir krizden çıkış programı uygulamaya çalışıyor

Gerçek anlamda ekonomik ve politik kuşatma altındaki Venezüella’nın bu krizden çıkabilmek için hazırladığı ekonomik toparlanma plan ve programı krizden çıkışta öncelikli olarak halkı gözeten bir alternatif program örneği oluşturuyor.

Bu programın üçayağı var. Ulusal para bolivarı istikrara kavuşturabilmek ve kara borsa döviz piyasasını ortadan kaldırabilmek için öncelikli olarak yapılacak yüzde 95 oranında bir devalüasyona ilave olarak bolivardan 5 sıfır atılacak. İkinci olarak bu para petrol gelirlerine sabitlenmiş ve bu yılın Mart ayında piyasaya sunulmuş yeni dijital para olan “petro” ile ilişkilendirilecek.[4]

Yeni bir dijital para: “Petro”

Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip bulunan Venezüella’da Başkan Maduro yönetiminin dijital bir para yaratarak ve bunu petrol gelirine bağlayarak (1 petro bir varil petrol gelirine eşitleniyor ve şu anda bir varil petrol 60 dolar) ve kamulaştırılmış petrol şirketinin (PDSVA / Venezüella Ulusal Petrol Şirketi) üretimini merkez bankasının emrine vererek Venezüella bu sorunu aşmayı planlıyor. Bu çerçevede PDSVA 30,000 milyon varil petrolün gelirini merkez bankasına devredecek.[5]

Petronun sağladığı gelirler ise kurulacak bir Devlet Varlık Fonu’nda değerlendirecek. Amaç bolivarı istikrara kavuşturmak, sermaye çıkışlarını durdurmak, üretimi artırmak, ekonomiye olan güveni artırmak ve uluslararası yatırımları teşvik ederek ekonomik toparlanmayı sağlamak.

Bunun Venezüella için en iyi çıkış planı olduğu ileri sürülüyor. Yani ekonomiyi IMF gibi kuruluşların boyunduruğu altında sil baştan yeniden yapılandırmaktansa, ülke parasını dolara endekslemektense, bir dijital para yaratarak kamuyu fonlamak son derece akılcı bir yol.[6]

Emeği koruyan bir sosyal program

Programın üçüncü ayağı emeğin ve halkın korunmasıyla ilgili. Bu amaçla yüksek enflasyon karşısında eriyen maaş ve ücretleri toparlamak için Venezüella hükümeti asgari ücreti yüzde 3,000 artırırken, ülkeye dönük yaptırımlar nedeniyle iyice kıtlaşan ilaç fiyatlarına üst sınır getiriyor. İlaçta yerli üretimi teşvik ediyor.

Yoksulluğun artmasını önlemek için ise Chavez döneminden beri uyguladığı “Tarjeta Misiones Socialista Program” adı verilen programı genişletiyor. Buna göre yoksulların yüksek indirimlerle sağladıkları zorunlu gıda maddelerinin kapsamı genişletilecek aradaki fark devletçe sübvanse edilecek.

Bu sübvansiyon ise ya milli gelirin yüzde 13’üne denk düşen enerji ve petrol destekleri azaltılarak ya da Kolombiya’dakine benzer bir servet vergisi ve finansal işlem vergisi ile finanse edilecek.

Venezüella Hükümeti’nin ekonomik krizden çıkışta uygulamayı planladığı, uygulamaya başladığı politikalar da meselenin aslında bir sınıf savaşı olduğunu ortaya koyuyor.

Hükümet bu savaşta, kapitalizmi aşmaya çalışan bir modeli hayata geçirirken küresel sermayenin saldırıları nedeniyle karşı karşıya kaldığı ekonomik çöküşü önlemek kadar, emekçi sınıfları korumaya, krizin faturasını onlara ödetmemeye çalışıyor ve bu yönde önlemler alıyor.

Sonuç olarak, üç ülkenin siyasal iktidarlarının ve onların ekonomik politikalarının sınıfsal dayanakları ve sonuçları da, tıpkı krize girme nedenlerinin farklılığı gibi farklılaşıyor.Formun Üstü

Dipnotlar:

[1] http://www.alomaliye.com/2018/08/31/2006-10731-kararda-degisiklik

[2] (2) TCMB, Haftalık Para ve Banka İstatistikleri (31 Ağustos 2018), Tablo 2, http://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/tr/tcmb+tr/main+menu/istatistikler/paras

[3] http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/milyoner-sayisi-150-bine-dayandi-40856618

[4] Monica de Bolle (PIIE), “Maduro’s Economic Plan for Venezuela: Back to the 1980s?”, https://piie.com (23 August 2018).

[5] Les Blough, “Venezuela, President Nicolas Maduro And The People”,https://www.telesurtv.net (17 August 2018).

[6] Daniele Bianchi, “Don’t be fooled – Venezuela’s Petro is not really a cryptocurrency”, https://theconversation.com (23 February 2018).

06.09.2018