İşte bugün o günün yıl dönümü…

O geceyi iyi hatırlıyorum.

Bir süre önce geçirdiğim bir kazanın ardından epeyce süre yattığım devlet hastanesinden,  adeta kütüğe dönmüş sol tarafımın rehabilitasyonu için özel bir kliniğe nakledilmiştim. Orada 1 ayı doldurmamıştım daha.

Yatağımda uzanmış, fırsat buldukça yanımda biten nöbetçi hasta bakıcımla hasbıhal ediyordum.  Televizyon ekranında acayip şeyler oluyor; altta bant filan dönüyordu. Bir ara bir muhabirin tuttuğu akıllı telefon ekranında görünen Erdoğan’ın banyo/tuvalet fayansları görüntülü bir arka fonun önünde birilerini sokağa çağırdığını görür gibi oldum. Derken koridorun öbür ucundaki hemşire odasından hemşire geldi bir telaşla: “Attila Bey, darbe oluyormuş.”  Bir gözüm TV ekranındayken, “bu saatte darbe filan olmaz” diye ahkâm kestiğimi hatırlıyorum; “Bi’ çay getirin de muhabbete devam edelim.”

Yarım saat sonra eski eşim aradı ve  “Attila” dedi, “lütfen bilgisayarında bugüne kadar yazdıklarını ya sil ya görünmez yap; durumlar karışık…” O arada her bir yönden salâlar duyulmaya başlandı.

Klinik Göztepe Metro Market’in arkalarında bir yerdeydi.  Sakinlerinin siyasî nitelikleri açısından oldum olası tekinsiz sokaklardır oralar.

Nitekim salâlara, sokaklardan yükselen sloganlar, tekbirler, silah sesleri eşlik etmeye başladı. Bizse çay eşliğinde kurabiye yiyip muhabbet ederek sabahı beklemeyi sürdürüyoruz. O arada TV’deki bilgiler kâh güldürüyor, kâh kızdırıyor beni. Öyle ya, yakın siyasî tarihimizden bildiğim hiçbir darbe gibi sabahın köründe yapılmıyordu bu darbe.

Benim cahil aklıma göre darbe yapmanın yolu önce lideri derdest etmekten; ardından medyaya el koyup lideri medyada aşağılanmış bir halde sergilemekten geçerken, darbeci cunta liderin tatile çıkmasını beklemiş; medyaya da dokunmamıştı. Halka da evde oturmasını söylüyordu; hükümetse sokaklara çağırıyordu vatandaşları.  Yani, ‘darbe yandaşları’ evde otururlarken, öbürleri sokakları dolduruyorlardı.

Sonracığıma, cunta sivil halka ‘ateş açtırıyor ve herkesi aleyhine döndürüyordu. Benim dumur beynim artık yanmaya yüz tutmuştu. Çünkü ekrandan gördüğüm ve emekli subay arkadaşlarımla telefon konuşmalarımdan anladığım kadarıyla ortada bir elin parmaklarını aşmayacak sayıdaki cemse’den inen ve sonradan öğrendiğimiz üzere kışlalarından manevra diye ve üstelik mermisiz getirilen birkaç yüz er-erbaşla yürütülüyordu her şey.

Pilotlar, Kürt illerinde, Roboski’de, Kandil’de filan nokta atışı yapmakta acayip usta olmalarına rağmen hedefe koydukları meclisi ve de sarayı─ çok şükür ki─ıskalıyorlardı. Ama interneti, kemerle dövülen, linç edilen askerlerin görüntüleri doldurmuştu.

Ertesi sabahtan itibaren demokrasi nöbeti diye bir şey çıktı. Sanatçılar, şarkıcılar, Türk dizileri artistleri, bizim hastanenin doktorları filan arasında ‘nöbet’ sırasında selfie çekip paylaşma tufanı başladı. Bu arada hemen her akşam 3. kattaki penceremin altında sakallı, cüppeli adamların arkasında, ellerinde bayraklarla yürüyen kadın ve çocukların tekbirleri patlıyordu odamda. Arka fonda salâlar hiç susmuyordu zaten. Bense yattığım yerde, ancak “Bu bir Pensilvanya oyunu” derinliğinde fikir yürütebilecek çapta olan ve “Biz Müslüman’ız, Hak’çıyız, demokrasiye karşıyız” diyerek şeriat isteyen kitlenin ‘şeriat için darbe yapmaya kalkışan bir cemaate karşı’ demokrasi nöbeti tutmasını anlamaya çalışıyordum. Bir yandan da  ‘darbe’ girişimini ‘en önce’ Rusya’nın fark edip Türkiye’ye haber vermesini; sonra Rus uçağının düşürülmesinin, Mavi Marmara gemisi olayının sorumluluğunun filan paralel yapıya yüklenmesini ve her türlü babalanmaların unutulup Rusya ve İsrail ilişkilerinde keskin bir u-dönüşü yaşanmasını algılamaya çalışıyordum.

Son tahlilde, kahvede okeyden kalkıp fanilalarını 600° sıcaklık üfleyen egzozuna ‘Affedersiniz tıkamak suretiyle’ tankı çalışamaz hale getiren kahramanlar ve ‘Ya Allah Bismillah, Allahu Ekber!” sesleri eşliğinde yürek ve silahlarını kullanan demokrasiseverler sayesinde hamdolsun ki darbe önlenmişti.

Hemen ardından gelen birkaç günde, 11 bin kişi gözaltına alınmış; 5 bine yakın kişi tutuklanmış; 10 binlerce kişiye yurtdışı yasağı konmuş; 6 bin asker, 3 bin emniyet mensubu, 21 bin öğretmen, 2 bin hâkim ve savcı işten atılmış; 1500 akademisyene işten el çektirilmiş; 50 bin kadar kamu personeli açığa alınmış; 936 okul, 450 yurt,  300 dershane kapatılmış; 7 kanal ve gazeteye erişim engellenmiş; ağır sansür getirilmiş; yüzlerce kişi ölmüş; 2 bini aşkın kişi yaralanmış, ama darbenin de hakkından gelinmişti.

Sonraki günlerde yatağımda ve tekerlekli sandalyemde hep şunu düşündüm: bu ‘şeyi’ hükümet planlamamış olsa bile Tanrı’dan bundan daha iyi bir şey dileyemezdi. Çünkü darbe girişimi bahanesiyle sokakları işgal ettiren iktidar, “İdam isteriz!” diye inleyen, dolayısıyla, birilerinin dedikleri gibi demokrasinin değil ancak faşizmin teminatı olabilecek gözü dönmüş kitlenin gücünü gerçek darbe için kullanmış; sonunda da devleti ‘sıfırdan kurmak’ amacıyla, sistemin tüm araç ve mekanizmalarıyla oynamaya başlamıştı. Yancısı olmayanlara yeni bir ‘takrir-i sükûn’ uygulamaya koymuştu. Bu yolda kendi sermaye grubunu oluşturmuş; bütün ideolojik ve siyasal propagandayı yürütecek medyayı; yargıyı, askerleri, derin devlet örgütünü, milliyetçileri tek yumruk halinde kendisine bağlı kılmış, hatta CHP’yi de yedeğine almıştı. Böylece demokratik güçlere, emekçilere, başta Kürt halkı ve onun dinamik güçleri olmak üzere tüm muhaliflere karşı acımasız bir saldırı seferberliğine girişmişti. İşte bugün o günün yıl dönümü.