İşçiler kendilerine ait olanı geri alacaktır

Kapitalizm el attığı her alanı kirletmekte oldukça mahirdir. Kirletmek bile çoğu zaman hafif kalıyor. Çaplı bir çürümeye neden oluyor…

Kapitalist sistem bugün için dünya egemenliğini kurmuştur. Dünyada girmediği köşe bucak kalmadı. Para tek egemen değerdir. Para her şeyi satın alabiliyor…

Dünyanın bütün kaynakları hızla tüketiliyor. Toplum sadece tüketime odaklı yaşıyor. Herkes toplumsal statüsüne göre sürekli satın alma peşine düşmüş. Alışveriş merkezleri hıncahınç mallarla dolu. Her keseye göre mal mevcut…

Kapitalizm demek sadece özel mülkiyet düzeni ve tüm sermayenin tekellerin eline geçmesi, bu güçle tekellerin burjuva devlet aracılığıyla dünyayı yönetmesi demek değildir…

Kapitalizm aynı zamanda toplumcu, ortakçı, eşitlikçi bir sistemi kurmanın da öncesidir…

Kapitalizmde iki temel sınıf vardır ve bu sınıflar sürekli çatışma halindedir. Burjuvazi mülk sahibi ve egemen sınıfı, proletarya ise işgücünü satmaktan başka bir seçeneği olmayan sömürülen sınıfı ifade eder…

Bu iki sınıf kapitalizmin doğuşundan beri çatışma halindedir. Bu çatışma kah sert, kah daha yumuşak biçimde seyretmektedir…

İçinden geçtiğimiz tarihsel süreçte çatışma giderek sertleşme eğilimi göstermektedir…
Sınıf mücadelesinin en önemli ayaklarından biri de sendikalardır. Burjuvazi bu gerçeği bildiği için sendikaları sürekli baskı altında tutmaktadır…

Ülkemizde ise sendikalar genel olarak işverenler tarafından kurulmuş ve dolaylı olarak da onlar tarafından yönetilmektedir…

Sendika yöneticilerinin işçi olması bu gerçeği asla değiştirmemektedir…

İşçilerin sendikalara güvenmemesinin altında bu yalın gerçek yatmaktadır…

Bu ülkede çulsuz bir işçiyken sendikacı olabilen ve kısa zamanda büyük servetler biriktiren çok sayıda örnek vardır. İşverenler ise gözlerinin önünde gerçekleşen bu hırsızlığı gizliden gizliye onaylamaktadır. Bir anlamda bu hırsızlanan paralar işçi kitlesini sessiz tutmak için başındakilere verilen rüşvet olarak değerlendirmektedir…

Ülkemizde sendikalar çok güçlüdür. Yanlış anlaşılmasın, güçleri örgütlülüklerinden ve eylem güçlerinden gelmemektedir. Böyle bir dertleri de yoktur. Güçleri edindikleri servetlerden gelmektedir…

Şöyle bir düşünün; ortalama bir sendikacının maaşı 10 bin liradan başlamakta, bu rakam bazı sendika başkanları için 20 bin liranın üzerine çıkabilmektedir. Maaşların dışında araçların kullanılması, harcırahlar, yenilen yemeklerin, yapılan tatillerin fatura edilmesi de cabasıdır…

Sendikacılığın böyle yürütüldüğü bir ülkede tek bir sendikacının yapılan eylemlerden dolayı ceza almaması, hapiste olmaması kimseyi şaşırtmamalıdır. Çünkü sendikacıların asıl görevi tabandan gelen haklı eylemleri sonlandırmak ve işçi önderlerini işverene ve devlete muhbirleyerek işten attırmak olmaktadır…

Kimse bunun aksini iddia edemez…

Bu ülkede sınıf mücadelesi özellikle son yıllarda sert bir seyir izlemektedir. Hadi benzer bir süreci yaşayan başka bir ülkeyle karşılaştırma yapalım. Güney Kore sınıf çatışmasının bizim gibi seyrettiği bir ülkedir. Ve Güney Kore’de 500’e yakın sendikacı cezaevindedir ve yüzlerce yılla ifade edilen cezalar almıştır…

İşte bizdeki sendikacılarla gerçekten sendikacılık yapmaya çalışanlar arasındaki fark bu kadar çıplaktır…

Biraz hafızamızı tazeleyelim. Yakın zamanda inşaat işçilerini eyleme davet ettiği için tutuklanan sendika başkanına kaç sendika sahip çıkmıştır? Bir iki sendikacı dışında kocaman bir hiç. Sosyalistlerin eylemleri olmazsa ne tutuklanan işçiler ne de sendikacı arkadaşımızın esamisi dahi okunmayacaktı…

Bir örnek daha vereyim. Geçmiş aylarda TÜRK-İŞ başkanı tabanın sıkıştırmasıyla, kıdem tazminatlarına dokunulursa sokağa çıkarız diye beyanat vermişti. Hemen ertesinde ise bir başka sendikacı TÜRK-İŞ başkanını savcılığa verdi. Toplumsal barışı bozma gerekçesiyle. Sanırım dünyada bu ilk olmuştur.
Hasılı ülkemizdeki sendikacılık burjuva siyasi odakların güdümünde işçi düşmanlığına kadar varmıştır…

Ne ki bu böyle devam etmeyecek. Bu coğrafyanın sınıf mücadelesi tarihi çok zengin örneklerle doludur. Ve sınıf mücadelesinin karakteri bu ihanetleri bilince çıkarıp hesabını soracak özelliktedir…

İhtiyaç olan tek şey sabırdır. Öncü işçiler taban örgütlülüklerini kurarak ve bunları birbirine bağlayıp büyüterek önderliği ele almaya başlayacaktır. İşte o zaman her şey değişecektir…

Bunun böyle olacağına kimse şüphe duymasın. Geçmişte oldu. Zonguldak direnişi başlayıp sokağa taştığında (ki eylemi sokağa taşıyanlar da öncü işçilerdi) sendikacılar sendika binalarını terk etmek zorunda kaldı. Binalar öncü işçilere kaldı. Eylemi tamamen öncü işçiler yönetti. Sendikacılar ise Zonguldak şehir kulübünde rakı içiyordu…

Yeni bir tarihi döneme giriyoruz. Bu dönem sosyalizmin kızıl şafağıdır. Ve bu döneme işçi sınıfı damgasını vuracaktır. İşçi sınıfı önündeki barikatları bir bir parçalayarak iktidar yürüyüşünü tamamlayacaktır.

Yeter ki sabredelim…