HDP Sözcüsü Kubilay: Tecrit sadece bizim ve hükümetin sorunu değil

HDP Sözcüsü Kubilay: Tecrit sadece bizim ve hükümetin sorunu değil

HDP Sözcüsü Günay Kubilay, gündeme ilişkin yaptığı değerlendirmede, HDP’nin gündeminde tecrit ve seçimin eş zamanlı olduğunu belirterek, tecrit ve açlık grevlerinin sadece kendileri ile hükümetin sorunu olmadığını, CHP ve diğer kesimleri konuya eğilmeye çağırdı.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Sözcüsü Günay Kubilay, ilk kez parti sözcüsü sıfatıyla basın toplantısı düzenledi. Partisinin genel merkez binasında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulunan Kubilay,  PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerinde sürdürülen tecrit ve tecridin kaldırılması talebiyle devam eden açlık grevi eylemlerinin sadece HDP ve hükümetin sorunu olmadığını belirterek, “Bu sorun elbette ki tecrit, açlık grevleri ve ölüm oruçları konusu yalnızca Adalet Bakanı ve hükümetin bir sorunu değildir. Yalnızca HDP’nin de sorunu değildir. Bu sorun aynı zamanda CHP’nin ve diğer partilerin de sorunudur” dedi.

‘Öcalan’la görüşme geç kalınmış’

Kubilay, açıklamalarında devamla şunları dile getirdi: “Bildiğiniz gibi 2 Mayıs’ta Sayın Öcalan’ın avukatlarıyla 27 Temmuz 2011 tarihinden beri 8 yıl sonra, 810 başvuru sonrasında bir görüşme gerçekleştirdi. Bu görüşme adımını biz HDP olarak geç kalınmış ama doğru ve önemli bir adım olarak değerlendiriyoruz. Sayın Öcalan’la avukatları arasında yapılan bu görüşmeyi çok değerli ve önemli buluyoruz, bir kez daha altını çizerek söylemek isterim ki avukat görüşmesinin bundan sonra da devam etmesi gerektiği açık şekilde ortadadır. Sayın Öcalan’a bu zamana kadar uygulanan bu mutlak tecrit Anayasa’ya da yasalara da ilgili uluslararası sözleşmelere de aykırı bir uygulamaydı.

Hükümet attığı adımın arkasını getirmelidir

Tecrit her şeyden önce insanlık suçu ve insanlık dışı bir uygulamadır. Kimi nasıl cezalandırıyorsanız cezalandırın ama bugün tutuklu ve hükümlülerin her düzeyde, uluslararası düzeyde kabul görmüş ve garanti alınmış hakları vardır. Ve burada da Sayın Öcalan için istenen bu haksızlığın, hukuksuzluğun, adaletsizliğin ve ayrımcılığın ortadan kaldırılmasıdır. O bakımdan da Sayın Adalet Bakanı ve hükümet cesur bir adım atmıştır, bunu önemli buluyoruz ve bunun arkası getirilmelidir. Nitekim uzun zamandır süren bir yanlıştan dönülmüş, iyi bir şey olmuştur. Dolayısıyla Sayın Öcalan avukatlarıyla düzenli görüşmelere başladığı zaman, ailesiyle görüşmelerini düzenli olarak diğer tutuklu ve hükümlülerde olduğu gibi yaptığı zaman, görülecektir ki açlık grevleri ve açlık grevcileri de eylemlerini sona erdirecektir. Zaten temel amaç da budur.  Gerekli adımlar atılarak ölüm oruçları kırılma yaratmadan açlık grevinin sona ermesini, tecrit konusunun Türkiye’nin gündeminden kalkmasını bekliyor ve istiyoruz.

Sadece bizim ve hükümetin sorunu değil

Bu sorun elbette ki tecrit, açlık grevleri ve ölüm oruçları konusu yalnızca Adalet Bakanı ve hükümetin bir sorunu değildir. Yalnızca HDP’nin de sorunu değildir. Bu sorun aynı zamanda CHP’nin ve diğer partilerin de sorunudur. Bütün STK’lerin, emek örgütlerinin ve sendikaların sorunudur. Çünkü burada istenilen yeni bir yasa yapılması değildir, Anayasa’da olmayan herhangi bir maddenin Anayasa’da değişiklik yapılarak düzenlemesi değildir, uluslararası sözleşmelerde olmayan herhangi bir hakkın yeniden düzenlenmesi de değildir. Bütün bunların hepsinin sadece bu zamana kadar yasalara, Anayasa’ya ve uluslararası sözleşmelere aykırı olan bir hakkın tekrar uygulanmasıdır. İstenilen budur. O bakımdan da bu konuya herkes eğilmelidir.

Sayın Öcalan’a uygulanması kabul edilemez

Demokrasinin içerisinden çoğulculuğu aldığınız zaman o içi boş bir kabuğa döner. Hukukun içerisinden adaleti çekip çıkardığınız zaman hukuk da boş bir kabuğa döner. Bu herkes için geçerlidir. Hukuk da adalet de bir bumerang gibidir. Onu kurallarına göre oynamadığınız zaman ona karşı hile yaptığınız zaman kim hileli yaklaşıyorsa o dönecek ve bizatihi oyun oynayana karşı ölümcül ve yaşamsal bir zarar verecek araca dönüşebilir. O yüzden de demokrasi, hukuk, adalet, insanlığın ortak değerleri tüm insanlığı bir arada tutan ortak değerlerdir. Bu değerlerin Sayın Öcalan’a başka türlü uygulanması kabul edilemez.

Siyasi darbe

31 Mart yerel seçimleri sona erdikten sonra olağan dışı gelişmeler söz konusu oldu. Bu gelişmelerin en başında HDP’nin 6 belediye Eşbaşkanı ve 56 belediye meclisi üyesi olmak üzere mazbatalarına el konuldu. KHK’li oldukları için bu arkadaşlarımız mazbataları verilmedi. Dün akşam itibariyle gene Kürt illerinde 10 muhtarın mazbatasına el konulmuş. Bununla yetinilmedi, arkasından 6 Mayıs’ta İstanbul’da YSK eliyle İstanbul seçimlerinin yenilenmesini isteyen bir sandık darbesi yapıldı. İstanbul’da seçimlerin yenilenmesi YSK eliyle yapılmış bir sandık darbesidir. Darbeler sadece üniformayla, silahla yapılmıyor. Bunların her biri kendi içinde farklı araç ve yöntemlerle gerçekleştiriliyor. Dolayısıyla 6 Mayıs’ta İstanbul’da gerçekleştirilen saray darbesi ne ise, bizim 6 belediye başkanımızın 56 belediye meclis üyemizin mazbatasına el koyan anlayış da aynıdır. YSK kararları bir kez daha hukuka ve YSK içtihatlarına ters, direktiflerle verilmiş bir siyasi karardır. Hukuksal dayanağı yoktur ve gayrı-meşrudur.

Mazbatalara el koyan zihniyet aynıdır

Seçimlerin yenilenmesi, İstanbul halkının iradesine el konulması ve Sayın İmamoğlu’nun mazbatasına el konulmasının temel politik nedeni budur. Bütün toplumsal muhalefete Parlamento içi ve dışı muhalefete şu hatırlatmayı yapmak isterim.  Ekim 2016’da Sayın Gültan Kışanak mazbatasına ve 6 belediye başkanının mazbatasına el koyan zihniyet ne ise Sayın İmamoğlu’nun mazbatasına el koyan zihniyet de aynıdır. Onlar aynı tornadan çıkmış ikiz kardeşlerdir.

Peyzaj çalışmalarla çözemezsiniz

Burada sadece bunun bir siyasi faturası söz konusu değildir, bugün İstanbul seçimlerini yenileme kararı ortaya çıktıktan sonra ekonomik kriz giderek derinleşmeye başlamıştır. Karar akşam açıklandığı halde dolar fırlamıştır, 6 liranın üzerine çıkmıştır. Bugün her ne kadar Erdoğan kapsamlı bir yapısal reformdan söz etse de bu zamana kadar atılan adımlara, ekonomi programlarına baktığımız zaman bütün bunların palyatif tedbirler olduğunu görürüz.

Türkiye ekonomisi sadece görüntüyü kurtaracak peyzaj çalışmalarıyla bu yapısal krize çözüm bulamaz. Burada çok köklü bir yapısal değişikliğe ihtiyaç vardır. Bakınız işsizlik 7 milyonu aşmıştır. Haziran ve Maliye Bakanı binde 2’lik tüketici enflasyonunda düşüş oldu diye ayakları yerden kesiliyor, oysa bugün tüketici enflasyonu yüzde 30’un üzerindedir.

Tarımda maliyetler yüksek olduğu için, yani mazot gübre nakliye pahalıdır. Dolayısıyla yüzde 30 üzerinde bir gıda enflasyonunun olduğu bir ülkede zabıta tedbirlerle enflasyonu geriletemezsiniz, krizi çözemezsiniz. Toplumsal ihtiyaçları temel alan yeni bir dayanışmacı sosyal ekonomik modele hızla geçilmelidir.

Zihniyet aynı sadece biçim değiştiriyor

İster kayyımlar olsun, ister mazbatalara el konulması olsun, ister sandık darbesiyle halkın iradesine saygısızlık edilmesi olsun, bütün bunlar dünden bugüne gelen süreçte belliydi. Ben burada bir serzenişte bulunmuyorum. Herkesi İstanbul realitesiyle birlikte bu gerçekliği düşünmeye davet ediyorum. Bugün HDP’nin bir yasal parti olarak hukuki talepleri reddedilirken seyirci kalanlar düşünmelidir. KHK’li arkadaşların bırakın sadece belediye başkanlığını, seçilme hakkı elinden alınmak istenirken bu konuda ses çıkarmayanlar düşünmelidir. Hep birlikte düşünmeliyiz, bugün Erdoğan ve hükümetin HDP’ye yönelik tehdit ve şantajlarına, karalamalarına rıza gösterenler bunları düşünmelidir. Dolayısıyla perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Burada zihniyet aynı. Sadece biçim değiştiriyor.

HDP’nin ne yapacağı belli değil mi?

Dün bunu kayyımla yapıyorlardı, bugün başka bir araçla yapıyorlar, yarın başka bir araçla yapacaklar. Bugün otoriter bir rejimin yerini demokratik rejim almaksızın, baskıcı siyaset tarzının yerini demokratik siyaset almazsa bu süreç böyle devam edecektir. Bu sadece HDP’nin bir sorunu değildir. İstanbul sorunu bunu göstermiştir. Herkes HDP’ye soruyor, yahu siz ne yapacaksınız? HDP’nin ne yapacağı belli değil mi? HDP’nin ne yapacağı bellidir. Belki de en az soru sorulması gereken HDP’dir. Bir otoriterleşme sürecinin, bir despotik siyaset tarzının uzun zamandan beri bu ülkeyi kasıp kavurduğunun altını sürekli çizen HDP’dir. Bunun karşısında demokrasiden, barıştan, özgürlükten, haktan ve hukuktan yana olacak olan bir HDP’nin bundan başka politikası ne olabilir?

Türkiye ittifakı bakış açısı Türkiye yi kapsamıyor

‘Türkiye ittifakı’ diye dile getirilen bakış açısının da Türkiye’yi kapsamadığını düşünüyoruz. O ittifak sadece bugünkü kan kaybetmeye başlayan iktidar blokunu güçlendirmeye yönelik yeni bir dayanak arama çabasıdır. Bunu bulup bulamayacaklarını bilmiyoruz. Bizim sorunumuz da değil. Biz demokrasi kulvarındayız ve bununla ilgileniyoruz.  Bununla birlikte demokrasi kulvarında olan herkesle Parlamento içinde veya dışında birlikte olmak istiyoruz. Bu zamana kadar fabrikalarda, tersanelerde ve sokaklarda meşru mücadele yöntemleri ile kazanılmış her şeye Parlamento’da da sandıkta da sahip çıkmak istiyoruz. HDP’nin politik tutumu budur.

Belediye ile halk arasına bariyer örülmesini kabul etmiyoruz

İçişleri Bakanlığının talimatıyla Mardin, Cizre, Silopi başta olmak üzere 26 belediyede belediye girişlerinde polis noktaları oluşturulmaya başlanmış. Böyle bir ihtiyaç nereden çıkıyor? İdari ve mali özerkliği olan belediyelerin güvenlik sorunu olacaksa bunların zabıta gücü var, kendi istekleriyle yapabilirler. Zaman zaman buna ihtiyaç duyabilirler. İçişleri Bakanlığı’ndan ve Emniyet’ten destek isteyebilirler. Ama belediyelerin hiçbirinin böyle bir talebi yok. Buna rağmen denmektedir ki ‘ihbarlar alındı, güvenlik sorunu söz konusu.’ Belediyeler halkın iradesiyle ortaya çıkmış yerel yönetimlerdir, eğer bir güvenlik problemi varsa sadece halk tarafından korunabilir. Bize göre böyle bir tehlike de söz konusu değildir.

Bu önlem belediyelerin halkla kaynaşmasını önlemek için örülen bir bariyerdir. Biz bunu kabul etmiyoruz. Hemen her durumda bir namlu ve dipçik göstermek, iflas etmiş bir politikadır, buradan çıkılması gerekiyor. Buradan nereye gidilecektir? Bu ilkesiz ve kuralsız siyasetin gidebileceği bir yer yoktur. Bu yanlıştan dönülmelidir.

Tecrit Türkiye’nin gündeminde çıkarılmaldır

Sonuç olarak bizim gündemimizde tecrit ve seçim gündemi eş zamanlı duruyor. O yüzden de şunu söylemek isterim son olarak; Sayın Öcalan’la görüşmek geç de olsa doğru ve cesur bir adımdır. Avukatlarla görüşmeler yasalar, uluslararası sözleşmeler çerçevesinde sürekli kılınmalı, tecrit Türkiye’nin gündeminden çıkarılmalıdır.

İşte Sayın Öcalan’ın verdiği mesajları hepiniz okudunuz. Ne söyleniyor? Türkiye’nin yakıcı ihtiyacı olan bir siyaset tarzından, yol ve yordamdan bahsediliyor. Biz eğer eşit koşullarda ve demokratik, çoğulcu anlayış içinde, Türkiye’nin çok kültürlü yapısına uygun bir yaşamı birlikte sürdüreceksek bundan başka çaremiz yok. Bunu geliştirip güçlendirmekten başka çaremiz yok. Dolayısıyla Sayın Öcalan böyle bir kapasiteye ve perspektife sahip olduğunu bu mesajla bir kez daha göstermiştir. Barıştan, müzakereden, toplumsal uzlaşmadan söz eden bir insanın, görüşleriyle siyasi hayata katılmasının ne mahsuru olabilir? Hükümetin izlediği politikalar ve stratejik yönelimler açısından ne sakıncası olabilir? O yüzden bu süreç işlemeli, bu adım mantıklı bir sonuca ulaştırılmalı, açlık grevleri ve ölüm oruçları sona ermelidir. Artık başta anneler olmak üzere hiçbirimizin başka acıya tahammülü kalmamıştır.”