Eski savaş pilotu Altan: ‘Mevlüde gelmedin’ diye gönderilen pilotlar zorla geri çağrılıyor!

Eski savaş pilotu ve barış aktivisti Bahadır Altan, Türk Hava Kuvvetleri’nden 716 pilotun KHK ile görevlerinden ihraç edilmesi sonrasında yaşananları değerlendirdi. Kadro açığının giderilmesi için 15 Temmuz öncesi istifa eden pilotların göreve geri dönmek zorunda bırakıldığını belirten Altan, havacılıkta yaşanan aksaklıkları ve yanlışlıkları Gazete Duvar’dan Nuray Pehlivan’a anlattı.

Darbe sonrası Türk Hava Kuvvetleri’nde görev yapmakta olan aktif pilotların yüzde 70’ine tekabül eden 716 pilotun KHK ile görevlerine son verildi. Eski savaş pilotu ve barış aktivisti Bahadır Altan’ın söylediğine göre, oluşan kadro açığının giderilmesi için 15 Temmuz darbe girişiminden önce cemaatçi grubun baskılarından bunalıp istifa yoluyla görevinden ayrılan pilotlar, düzenlenen yeni bir KHK ile orduya geri dönmeye zorlanıyor. Bahadır Altan’la son dönemde Türk Hava Kuvvetleri’nde yaşananları konuştuk.

‘KASITLI RAPORLARLA ASKERİ UÇUŞTAN MEN EDİLDİLER’

Hava Kuvvetleri’nden KHK ile atılan çok sayıda pilot olduğunu biliyoruz. Bu kadar çok sayıda pilotun işten el çektirilmesi teşkilat içinde ne gibi sorunlara yol açtı?

KHK’larla Hava Kuvvetleri’nden atılan subayların sayısı 1815. Bunların içinde pilotlar en büyük kitleyi oluşturuyor. Yarıya yakını kurmay olmak üzere 716 pilot, çok ciddi bir sayı. Rütbelere göre dağılımda ise ağırlık genç rütbelerde; örneğin üsteğmen ve yüzbaşıların sayısı bin 116. Hava kuvvetlerinde toplam pilot sayısı daha fazla olsa da aktif uçucular bu rütbelerdeki pilotlardır ve sayıları bin civarındadır. Yani aktif pilotların neredeyse yüzde 70’i uzaklaştırılmış oluyor. Bunun sonucu olarak bazı tedbirler almaya çalışıldı. Kısa sürede pilot yetiştirmek için eğitim programları vb. organize edilmesinin yanında bence çok büyük bir yanlış da yapıldı. Daha önce mecburi hizmetini doldurup ayrılan pilotları ayrıldığı rütbenin bugünkü karşılığında işe yeniden almaya zorlayarak görevlendirmeyi çare olarak ürettiler. Bu kişilerin çoğunluğu 15 Temmuz’dan çok önce AKP ve FETÖ’nün birlikte çalıştığı sıralarda baskılardan bunalarak istifa etmiş kişilerdi. Düşünün 15 yıl mecburi hizmetini doldurmuş, 2 yıl daha çalışırsa emekli olacak pilotlar, istifa ederek sivil havacılığa geçtiler. Kimileri sağlık muayenesinde cemaatçi gruba mensup doktorların kasıtlı raporlarıyla askeri uçuştan men edildiler ancak sivil havacılıkta uçabildiler.

Bu süreçte pilotları görevlerinden ayrılmaya itecek neler yaşandı?

Mesela uçuş hekimi bir kardiyoloğun periyodik muayenede bir pilot kurmay yüzbaşıya söylediği söz yaşananlara önemli bir örnektir. Bu pilot periyodik sağlık kontrolü için hastaneye gidiyor, doktor ona uçuculuk görevini yapamaz raporu veriyor. O da hakem hastaneye gidiyor ve oradaki doktor “sende hiçbir şey yok ama sana böyle bir rapor veremem çünkü o zaman ben de işimden olurum”, diyor. Buna benzer çok örnek var. Böylelikle bu genç idealist subayları uçuştan ve hava kuvvetlerinden ayırmış oldular. Bu denli yoğun bir baskı vardı. Örneğin Cuma namazına niye gelmedin diye bir pilot subaya filo komutanının baskı yaptığı geçmişte görülmüş bir şey değildi. ‘Niye mevlüde gelmedin’, ‘neden rakı içiyorsun’ gibi sorularla baskılara maruz kaldı insanlar. Hatta kimileri arkadaşlarıyla sohbet sırasında espri yaparken alınan ses kayıtları internet üzerinden yayınlayarak afişe edildiler. Cumhurbaşkanı, başbakan hakkında söyledikleri şeylerden dolayı davalar açıldı. Yani bu genç subaylar mecbur kalıp istifa ederek ayrıldılar. Şimdi ise aynı pilotlar bir KHK ile geri dönmeye mecbur durumda bırakılıyor.

‘GELMEZSENİZ LİSANSINIZI İPTAL EDERİZ’

Yani çeşitli baskılarla istifa etmelerine sebep olunan kişileri şimdi zorla geri mi çağırıyorlar?

Evet, aynen öyle. Şimdi bu insanlara siz 15 yıl mecburi hizmette bulundunuz ama biz bunu 17 yıla çıkarıyoruz, gelip 2 yıl daha hizmet edeceksiniz deniliyor. Eğer gelmezseniz sivil havacılıkta uçuş yapabilmeniz için gerekli olan lisansınızı iptal ederiz, yurt dışına çıkamazsınız, pasaportları iptal ederiz diyerek açlıkla, sürgünle tehdit ediyorlar. Bu yüzden pilotlar mecburen geri döndüler. Tabii içlerinde her şeye rağmen bunu kabul etmeyip yurt dışına çıkmış olan veya ‘ne yaparsanız yapın ben geri dönmeyeceğim’ diyenler de var.

Peki, siz TSK’da çalışan 716 pilotun, yani o dönemde aktif görev yapan pilotların yüzde 70’inin FETÖ’cü olmakla suçlanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

15 Temmuz gecesi bu sayıda bir pilot kitlesi darbeye katılsaydı -ki 231’i kurmay, yani üs ve filo yönetim kademesinde subaylardır- yer yerinden oynardı. Dolayısıyla bu insanları darbeci diye nitelendirmek çok büyük yanlış. Kuşkusuz sivil kamu görevlilerinden olduğu gibi onların da hepsi FETÖ’cü değil. Şu an hala sürdürülen cadı avının asıl amacı, silahlı kuvvetlerin tümünü sürekli bir korku ve baskı altında tutarak siyasal iktidara, hatta bir tek lidere tam olarak biat ettirmektir bence. Başarılı da oluyorlar… Yarın öbür gün FETÖ’cü veya Kemalist olarak tasfiye edilme korkusuyla insanlar birbirine selam vermekten bile korkar hale geldi. Pilotluk böyle bir iş değil, filo arkadaşlığı, kol arkadaşlığı, birbirine güven ve bağlılık ister, inisiyatif ister. Bu mantıkla baktığınızda emri yerine getirme gibi bir refleksle yapılan uçuşlarda çok büyük riskler taşınır ve kazalar olur. Bunların örneği çok. Askerlikle havacılığın çeliştiği yerde kaza meydana gelir. Kar hırsıyla havacılığın çeliştiği yerde de kazalar olur. Yani havacılığı, askeri bir anlayıştan ayrı bir mantıkla değerlendirip insan hayatını, uçuş emniyetini ön planda tutan ve birinci önceliği insana veren bir anlayışla ele almadığınız sürece kazalar artar. Zorla geri çağrılan pilotlardan ikisinin kısa sürede iki ayrı kazada hayatını kaybetmesi bunun en büyük ispatı.

Bu işten çıkarmaların ardından zorla geri çağrılma sürecini nasıl yorumlamalıyız? Askeriyede böyle bir şey yaşanması normal mi?

Silahlı kuvvetlerin en büyük caydırıcı gücü savaş uçaklarıdır, kuşkusuz bunları uçuracak pilotlar varsa! 716 pilotu teşkilattan attıktan sonra geri kalanlarla sürdürdükleri bu saldırgan ve komşularıyla hatta bütün dünyayla kavgalı dış politika çarkını döndüremeyeceklerini anladılar sanırım. Aslında daha önce ordudaki Atatürkçü veya kendileri gibi olmayan, örneğin namaz kılmayan, oruç tutmayan subay ve astsubayları hedef alırken Gülen cemaatiyle kol kolaydılar. Bu kadar büyük bir kitleyi ordu içinde özellikle hava kuvvetlerinde laiklik karşıtı, İslamcı bir çizgiye getirebildiler. İktidarda olmanın gücünü kullanarak, eğitim kurumlarında köklü değişiklikler yaparak, okullarda askeri öğrencileri örgütleyerek ve terfi politikalarıyla yaptılar. Gülen cemaatiyle o zamanlar kol kola olan AKP’nin ta kendisidir bunu yapan. Aslında cemaatle AKP arasında ideolojik olarak hiçbir fark yok, sadece imam farklı. Nurcularla yolları ayrılınca Gülen cemaatini terörist ilan ederek herkesi kendilerine biat ettirmek istiyorlar. Gülen’in dayandığı Cumhuriyet karşıtı İslami ideolojiye karşı değiller. Bunun farkında olan subaylar gönüllü olarak dönmeyeceklerdi, ancak OHAL KHK’larıyla bu iş zorla yapılmaya çalışıldı.

Bu geçişler gerçekleştikten sonra hava kuvvetlerinde neler yaşandı?

Bu zorla geri çağrılmaların bir operasyonel yanlış olduğunu kanıtlayan bir kaç olaydan bahsedilebilir. Örneğin Şubat 2018’de Çiğli’de bir uçak kazası oldu. Burada 2 subay yaşamını yitirdi. Bunlardan birisi 2. grupta geri çağrılan Yunus Bal’dır. Yüzbaşı Bal, istemeyerek, zorla hava kuvvetlerine geri alınan bir pilottu. Yani zorla şehit ettirilen bir pilot. İşin ilginç yanı bunlar kamuoyunda hiç konuşulmuyor. Aileler büyük acılar içinde, asıl sorumluları da biliyorlar ama öfkelerini haykıracak durumda değiller.
Şöyle anlatmaya çalışayım; bugün İstanbul’da bir protesto vardı iş cinayetiyle ilgili. Sirkeci PTT binasının restorasyon inşaatında yeterli tedbir alınmayan bir iskeleden düşerek yaşamını yitiren bir kadın restorasyon uzmanı için insanlar, “Bu bir kaza değil cinayet” diyerek bu ölümü protesto ettiler. Ancak Yunus Bal’ın nasıl bir cinayete kurban gittiği kamuoyunda hiç konuşulmuyor. Bu ölüm ‘şehitlik’ kavramı ardında saklanıyor. Çünkü pilotluk gönülsüz yapılacak bir iş değildir.

Yunus Bal kendisine sivil havacılıkta yeni bir iş bulup bir düzen kurmuştu. Evini çocuklarını İstanbul’a taşımış yeni bir hayat kurmuştu. Ve bir KHK ile dünyası alt üst oldu. Üstelik istemediği bir iş zorla yaptırıldı. Uçuş psikolojisi bunlara izin vermez. Diyelim ki ben yorgunum ya da bugün kendimi iyi hissetmiyorum. Bunu söylemek pilotun görevidir. Sen kendini iyi hissetmediğin halde uçağı kullanırsan suç işlersin. Çünkü hem devletin uçağını hem de kendi canını riske atmış olursun. Bu haktan ziyade, görev olarak tanımlanmıştır. Ancak vatan millet Sakarya gibi bir hamasetin içinde ne uçuş emniyeti kalır, ne insan canının kıymeti! İşte bu nedenle “zorla şehit edilme” diyorum ben Yunus Bal’ın yaşamını yitirmesine. Bu uçak kazasının sorumluları bu KHK’yı çıkaranlardır.

Kaza incelemelerinde gerçek nedenler araştırılırsa çoğu zaman uçak kazalarının nedenlerinin daha önceki yönetim ve eğitim bazında hatalar olduğu görülür. Yani örneğin pas geçmeden dolayı kazalar olmuşsa neden biz bu pilotlara bu eğitimi veremedik, nerede hata yaptık diyerek geriye dönük yanlışlar aranır. Burada da geriye dönük bakıldığında Yunus Bal’ın ölümüne sebep olan şeyin bu KHK olduğu ortadadır.

Casa nakliye uçağındaki kaza da böyle oldu. Şehitlerden biri yine daha önce ayrılmış ve geri dönmüş pilotlardan birisiydi. Bunların aileleri de hiç konuşamıyor. Diğer çocuklarının gelecek korkusunu yaşıyorlar. Bir baba kalkıp benim oğlumu öldürdüler diyemiyor. Kamuoyunda hiç yer almadığı için bu konuya özellikle değinmek gerek. Umarım bu yaşananlardan bir ders çıkarılır. Şimdiye kadar 2 grup geri çağrıldı. Umarım 3. grubu çağırmaktan vazgeçerler de yeni kazalara davetiye çıkarmazlar.

Peki, sivil havacılık şirketlerine yerleşen pilotların KHK ile tekrar geri dönmek durumunda kalması bu kez sivil havacılık alanında bir zafiyet oluşmasına sebep olmadı mı?

Olmaz olur mu? Çok deneyimli, yabancı dili iyi düzeyde olan, 3 bin saat gibi uçuş deneyimiyle gelmiş ikinci pilotlardı bunlar. Bazıları kaptan olmuştu. Bu pilotlar 2-2,5 yılda kaptanlığa hazır hale gelirler. Gittikleri yerlerde filonun bel kemiğini oluştururlar. 2-3 yıllık bir sivil havacılık tecrübesini de kazanmış olan bir şirketten 30-40 kişiyi bir anda çekiyorsunuz örneğin. Çok büyük şirketleri belki etkilemeyebilir ama Pegasus gibi, Onur, Atlas gibi şirketlerde 30-40 kişiyi bir anda çekerseniz yerine deneyimli pilot koyamazsınız. Dolayısıyla ne olur? Mecburen çıta aşağı düşer. Trabzon kazası bunun ürünüdür, bunun sonucunda olmuştur. Kimsenin canına zarar gelmemesi büyük bir şans. Trabzon’daki olay ikinci pilotun hatasıyla başlayan bir hatalar zinciriydi. Biraz daha hızlı bir pistten çıkış olsaydı kaç kişi ölürdü dersiniz? Şirket bundan dersler çıkardı, önlemler aldı fakat deneyimli ikinci pilotların o şirketlerden çekilmesinin bunda çok büyük payı vardır.

Yani hem şirketler zor durumda bırakılıyor hem de havayollarını kullanan vatandaşın can güvenliği tehlikeye atılıyor diyorsunuz…

Bu örneklerden sadece birisi. En azından geç de olsa yanlıştan dönmelerini umuyorum. Bu hatanın iki önemli sonucu var. Birincisi, geriye döndürdükleri pilotlar kaza yapıp şehit oldular, ikincisi; pilotları çektikleri şirketler kazalar yapmaya başladı. Bunlar hemen ertesi gün sonucu görülecek yanlışlar da değildir. Çok daha uzun vadede sonuçları görülür. Önümüzdeki 5 sene, 10 sene içerisinde bir kaza olduğunda, bu kazada KHK’yla pilotları geri çağıranların payı var dersek hiç abartmış olmayacağız.

‘ZORLA GÜZELLİK DEĞİL ÖLÜM OLUYOR’

Tüm bu yaşananlara sivil havacılık şirketlerinin tavrı ne oldu?

Şirketlerin buna karşı çıkma şansı yok. Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü özerk bir kuruluş değil. İktidarın emrinde bir kurum. Pilotun lisansı iptal edildiği anda zaten artık uçuş yapamaz. Normalde seferberlik emrinde pilotlar geçici süreliğine çağırılır ama burada öyle bir durum da yok. Daha önce kendi personelini düşman ilan edip hedef al, kumpaslar kur, sonra vatan millet edebiyatıyla hadi bakalım geri gelin de. Buna kimseyi inandıramazsınız.

Daha önce dediğiniz?

Balyoz gibi davaların sonucunda ayrıldı aslında pilotların çoğu. O dönemde mecburi hizmetini tamamlayan herkes yarın ben de içeri girebilirim, suçlanabilirim diyerek istifa etti. Şimdi geri çağırdıkları bu subaylardır. Hani “Kandırıldık Allah affetsin!” diyorlar ya…

Evet, böyle bir durum olabilir ve bu durumda geriye dönük hataları telafi edecek düzenlemeler yapılabilir, pilotlar geri çağrılabilir ama zorla, gelmezsen lisansını ve pasaportunu iptal ederim denilerek çağırılmaları kabul edilemez bir durum. Teşvik ederek gönüllülük esasıyla yapılabilir örneğin, ama zorla güzellik değil ölüm oluyor.

Bu duruma ‘Türk havacılığına bir darbe vuruldu’ demek yanlış olmaz…

Sivil havacılığın deneyimli pilot ihtiyacı düşünüldüğünde evet. Üstelik bu durumun sonuçları henüz tam olarak ortaya çıkmadı, görünür hale gelmedi. Havacılıkta en fazla kazaların olduğu ülkeler, Afganistan ve Mısır gibi ülkelerdi, en çok kazalar onlarda görülürdü. Şimdi öyle görülüyor ki biz onları sollamış durumdayız. Bu yanlışların sonuçları 10 yıllık sürede görülmeye başlanacak. Bunlar kamuoyunda tartışılamıyor, kimse çıkıp istatistik bile sunamıyor. Neden bizim ülkemizdeki kaza oranı bu kadar yüksek diye sorabilecek bir medya, kamuoyu bilinci gerek. Ne yapalım kazadır Allah vergisidir, bu işin fıtratında vardır anlayışı giderek yerleşecek korkarım ki.

‘VATAN SAĞOLSUN MANTIĞIYLA BU HABERLER SÜMEN ALTI OLUYOR’

İstatistikler ne diyor peki?

Uçak kazaları kuşkusuz olabilir ama o kadar büyük farklılıklar var ki. Kaza kırım oranları yüz bin saatteki büyük kaza sayısıyla ölçülür. Amerika’da, Avrupa’da bizlerden çok daha fazla sayıda uçak uçuyor, buna rağmen bizdekinden çok daha az kaza oluyor. Örneğin yüz bin saatte Amerika’daki kaza oranı 3-3,5, Türkiye’de ise bunun çok üzerinde. Geçmişte bunu 12-13’lerden tek haneli rakamlara düşürmek için çok çaba gösterildi. Kısmen başarılı da olundu, 8-9 gibi rakamlara düşürüldü. Ama şimdi bu tür rakamların çok üzerinde olduğunu biliyorum. Açıkçası son rakamı bilmiyorum. Ama 2015-2018 yıllarının hem uçak hem helikopter kaza oranlarının çok yüksek olduğu bellidir. Kamuoyu da alıştı artık neredeyse. Sık sık “F16 düştü”, “F4 eğitim uçağı düştü”, “helikopter düştü” vb. haberler duyuluyor. Bu kazalar ve ölümlere medyada çok küçük yer veriliyor. Çünkü OHAL ortamında bu tür şeylere kamuoyunun dikkatini çekecek gazetecilik yapmak da mümkün değildi.

Neden bu kadar F16 düşüyor, neden eğitim uçuşunda bu kadar kaza oluyor? Neden biz sürekli bir savaş halindeyiz? Barış mümkünken neden bu çatışma hali uzatılarak sürekli tek başına iktidar üretiliyor? İnsanlar bunları sorgulamalı. Sivil havacılıkta da bilinçli tüketici, uçaktaki ikramı değil uçuş emniyetini talep etmeli. Özetle 10 sene sonrasını düşünmeyen bir mantıkla bakılamaz havacılığa. Hükümetin programı bana bu hatayı anımsatıyor. 100 günlük program yaparak olmaz bu iş. Havacılıkta çok uzun vadeli program yapılması lazım. Haliyle böyle bir ortamda havacılık çok büyük zarar görüyor ve kaza oranları şimdiden çok yüksek rakamlara ulaştı. OHAL döneminde iş cinayetleri arttı. Aynı şekilde hem sivil, hem askeri havacılık kazaları arttı. Askeri helikopter, jet, nakliye uçak kazaları çok büyük rakamlara ulaştı. Buna dikkat çekecek bir kamuoyu oluşturulamadı. Vatan sağ olsun gibi bir mantıkla bu haberler de sümen altı oluyor ve sıradanlaşıyor.

Anlattıklarınızdan havacılıkta ciddi boyutta sıkıntılar yaşandığını anlıyoruz. Peki, bu konuda daha önce de söylediğiniz gibi kamuoyu oluşmamasının sebepleri nedir?

Öncelikle her alanda olduğu gibi havacılıkta da gerçekler halktan saklanıyor. Dersim’de geçen yıl bir askeri helikopter düştü. Helikopterin düştüğü gün kazanın nedeni hakkında görüş almak için bir gazeteci beni aradığında ‘elimizde hiçbir bulgu yok, şimdi susmak gerek’ demiştim. Ama daha enkaza bile ulaşılmadan dönemin İçişleri Bakanı Soylu, “terör olasılığı yok” diye açıklama yaptı. İçişleri Bakanı hemen böyle söylediyse yerden bir atışla düşme olasılığının olabileceğini düşündüm. Hatta bunu bir canlı yayında da söyledim. Çünkü böyle hemen açıklama yapılıyorsa ‘gizleme’ çabası olması olasılıktır. Daha önce de Diyarbakır’da bir gece inişteki bir F-16 düşürüldü. Pilot paraşütle atlayarak kurtuldu ve yere iner inmez kurtarmaya gelenlere uçağın vurulduğunu söyledi. Pilotun uçağın vurulduğu yönündeki ifadesi haber kanallarında yayınlandı. Ancak hemen bu haberler ortadan kaldırılarak kazanın, “teknik bir nedenle” olduğu açıklaması yaptılar. Gerçekler kamuoyundan gizlendi. Kaza incelemeleri objektif, her türlü baskı ve yönlendirmeden uzak olarak yapılabilmeli. Gerçeklerin üzeri sürekli örtülmeye çalışılırsa kazaların nedenleri bulunamaz, tekrarı engellenemez. Bizde ise en büyük çaba gerçekleri kamuoyundan saklamaya harcanıyor.

Bu sonuçlara sebep olan yanlışların düzeltilmesi için sizce ne yapılmalı?

Bu gibi siyasi yanlışların sonuçları günlük yaşama, ekonomiye her alana yansıyor. Bu ülkenin toprakları üzerinde güvenli bir uçuş yapılamıyorsa; devlet kendi yurttaşından korkuyor, ona düşman gözüyle bakıyorsa, polisiye yöntemlerle güvenlik sağlanamaz. Her gün onlarca sivil uçak iniş için çok alçak irtifadan uçarak pistlere yaklaşıyor. Bu konumda vurulmak istense, o kadar kolay hedef teşkil eder ki, bir çocuk bile uçaklara zarar verebilir ve yüzlerce kişinin yaşamına mal olacak eylemler yapabilir. Her kişinin başına bir polis dikerek mi güvenlik sağlanacak! Gerçeklerle yüzleşmek gerekiyor. Milyonlarca insanı düşman ilan edip benim elimde insansız hava araçları var, tank var, top var diyerek güvenlik sağlanabiliyor mu? Kırk yıldır uygulanan bu yöntemler çatışmaları bitirebildi mi? Her alanda kazaların, iş cinayetlerinin, kadın cinayetlerinin artış sebebi işte bu güvensizlik ve savaş ortamıdır.

Bence çözüm için aslında bir yöntem var. Devlet bu kavgacı, sürekli düşman üreten, bu şekilde kendini ve iktidarını var eden anlayıştan kurtulup önce vatandaşıyla, sonra komşularıyla barışmalıdır. Geçmişin hataları tekrarlanmadan yaralar sarılır, adalet ve eşitlik sağlanırsa ancak o zaman ülkeye barış ve huzur gelebilir.