Çözülme, çeteleşme, çürüme, yalan, baskı ve şiddet İşte Saray Rejimi – Fikret Soydan

Elbette, bizim Saray Rejimi dediğimiz TC devletinin bugünkü yapılanmasının dayandığı gerçekler üzerinde epeyce tartıştık. Hâlâ da tartışmalıyız.

İlkin, biz, Kaldıraç Hareketi olarak, günümüz kapitalist-emperyalist sistemi içinde devletin niteliğinin farklılaştığını, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında faşizmin yenilmesi ile bu farklılaşmanın, faşizmi aratmayacak bir tarzda devlet örgütlenmesinin geliştiğini vurguluyoruz. Günümüz kapitalist dünyasında devleti, Tekelci Polis Devleti olarak adlandırıyoruz. Bu konu bizim için yeni de değil (Bakınız Deniz Adalı, Tekelci Polis Devleti, Kaldıraç Yayınevi, Birinci Baskı 1990, Dördüncü Baskı 2007). Mesele, modern kapitalizm koşullarında, Ekim Devrimi ile başlayan kapitalizmin yıkılışı ve sosyalizmin kuruluşu (ki bizce hâlâ bu sürecin içindeyiz ve SSCB’nin çözülmesi, elbette büyük bir kayıp da olsa, sürecin niteliğini değiştirmiş değildir) sürecinde, burjuva devlet çarkının nasıl değiştiğinin ortaya konması, anlaşılmasıdır. İkinci Dünya Savaşı öncesinde, Ekim Devrimi sonrasında ortaya çıkan faşizm, modern burjuva devleti “demokratik” olarak niteleme olanağını mı bize veriyor? Yoksa modern burjuva devlet, aslında faşizmin dişlilerini kadife bir örtü ile mi örtüyor? Devlette, tekeller çağında ortaya çıkan bu değişimin, sınıf savaşımı ile bağı nedir?

İşte bizim Tekelci Polis Devleti çalışmamız, 1980’lerin özellikle ikinci yarısında şekillenmiştir.
Tekelci Polis Devleti denildi mi, bu, günümüz kapitalist-emperyalist sistemi içinde devleti ortaya koyar, ama elbette bu devletin her ülkede, her başka coğrafyada, kendine has bir gelişim çizgisi vardır.

Ve dahası, canlı bir burjuva örgütü olarak devlet, sürekli değişimler geçirmektedir.

Tüm bunların ışığında, biz, TC devletini Tekelci Polis Devleti olarak görüyoruz. Bu 1990’da da böyle idi. Bu 2000’li yıllarda da böyle idi. Dolayısıyla, biz “demokrasi ile diktatörlük” ya da “demokrasi ile faşizm” arasında gidip gelen bir devlet tanımını yetersiz, aldatılmaya açık buluyoruz.

Bugün, TC devleti, son yıllarda değişik örgütlenmeler geliştirdi. Baskı ve şiddet arttı ve TC devleti, açık katliamlara varan bir devlet terörünü “açık”tan uyguluyor. Bunlar elbette devlet üzerine yeniden tartışmamızı gerektirir ama işin özü değişmez; tekelci polis devleti.

Bu noktayı belirledikten sonra, ikincisine geçebiliriz: Devlet, bir egemen sınıf örgütüdür ve sınıf savaşımı içinde, sınıfların durumunu analiz etmekle görevli devrimciler tarafından, her yeni durumda, somut olarak incelenmelidir. İşte bu nedenle, sürekli olarak, burjuva cephenin, egemen sınıfların durumunu analiz etmek için, TC devletine yeniden ve yeniden bakmak gerekiyor.

Bizim bugünü ifade etmek üzere vurgumuz “Saray Rejimi”dir. Saray Rejimi, hem devletin Tekelci Polis Devleti niteliğini kabul eder, hem de ortaya çıkan “ilgiye değer” değişimleri vurgular niteliktedir. Biz bu nedenle Saray Rejimi diyoruz.

Saray Rejimi’nin gelişimi, içten ve dıştan gelen etkenler altında oluşuyor.

Dıştan gelen etken, en genel anlamı ile, SSCB’nin çözülmesi sonrası dünyada, emperyalist güçler arasında gelişen ve giderek bölgemizde yoğunlaşan dünyanın yeniden paylaşımı savaşıdır. Görüldüğü gibi bu, geneldir. Bunun, nasıl devleti etkilediğini biraz detaya girerek bulabiliriz.

1- TC devleti, kuruluşunun en başından beri, kapitalist-emperyalist sistemin, Sovyetler’e karşı bir ileri karakolu olarak organize edildi. Ekim Devrimi’nin etkilerinden kendini kurtarmak için, hem, halkların uyanışına karşı bir halklar hapishanesi olarak organize edildi, hem de en başından anti-komünist bir hassaslıkla organize edildi.

Ekim Devrimi’nin halkların özgürleşmesi yönündeki etkilerini kırmadan, Ekim Devrimi’nin Anadolu’ya yayılmasını durdurmak mümkün değildi. 1915 soykırımı, bu açıdan rastlantı değildir. Bu katliama verilen uluslararası destek, tam da Ekim Devrimi’ni durdurma amacı ile örtüşmektedir. Halklar hapishanesi yaratmanın katliamlardan başka yolu yoktur. Bunu yapmışlardır.

Aynı şekilde, en başından burjuva hareket, Mustafa Kemal liderliğinde, gelişen halk hareketini ezmeyi hedefledi. Çerkes Ethem olayı ve Mustafa Suphi’lerin öldürülmesi, hem burjuva bilincin, egemen sınıf bilincinin ne kadar gelişmiş olduğunu gösterir, hem de anti-komünizmin emperyalizme bağımlılık ile ne kadar atbaşı geliştiğini gösterir. Suphi ve yoldaşlarının katledilmesi, burjuva bilincin karşısında, devrimci bilincin daha romantik kaldığını gösterir (Bu konuda çok şey yazılmıştır. Ama meseleyi, Sovyetler’in Suphi ve yoldaşlarını feda etmesi diye ele almak, kesinlikle bu tarihi bilmemek olur. Elbette, SSCB’nin reel-politik yaklaşımı ile birçok yanlışını, hatasını biliyoruz. Ama, her adımda ortaya çıkan durumları, kayıpları vb. SSCB’ye ve onun reel-politik yaklaşımlarına bağlamaya kalkmak, doğru değildir, kazandırıcı hiç değildir).

Bu anti-komünizm, İkinci Dünya Savaşı döneminde de, sonrasında da devam etti. TC devleti, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, bir “ortaklaşa sömürge” olarak organize edildi. Kapitalist-emperyalist sistemin tepesinde oturan ABD, bu sistemin askerî organizasyonu NATO eli ile, Türkiye’deki tüm siyasal sistemi belirlemiştir. Siyasal sistem denildi mi, askeri, ordusu, polisi, basını, ideolojik aygıtları, dini, parlamentosu, paramiliter örgütleri, siyasal partileri anlaşılmalıdır. Yoksa sadece siyasal partiler, parlamento değil. Ekonomik olarak ise Türkiye daha çok Avrupa’ya bağımlıdır. Bu “ortaklaşa sömürge” durumu, emperyalist sistemin anti-komünizm üzerine geliştirdiği örgütlenme ile yaşadı.

SSCB çözülünce, bu tablo değişmek zorundadır. “Ortaklaşa sömürge”nin “ortak”ları, artık birer rakip olarak kendi yollarını çizmeye ve dünyayı yeniden paylaşmaya yöneldiler. ABD, Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere beşlisi (bu son üçünün içinde bulunduğu AB yapısı nedeni ile sadece AB demeyi tercih edenler de vardır. Ama Brexit süreci gösteriyor ki, işler biraz farklı ilerleyecek), dünyayı kendi aralarında paylaşmak için, kendilerini kontrol eden tekellerin ellerinde işlev görmeye başlamışlardır.

İşte TC devletini çözen etkenlerden biri bu paylaşım savaşıdır. TC açısından sorun şöyledir:

Ya siyasal alana sahip olan ABD, ekonomik alanda da kontrolü eline alacak ya da ekonomik alana sahip olan AB siyasal alanı kontrolüne geçirecek. Her iki taraf işleri yoluna ve zamana bıraksa, elbette AB kanadı kazanır. Ama ABD buna razı değildir ve işte Erdoğan iktidarının özel bir proje olarak gelişiminin ana nedeni budur.

2- TC devletini çözen ikinci bir etken var. Bu da içeride süren devrimci mücadele ve sınıf savaşımıdır.

Burada, Batı tarafında gelişen ve Gezi Direnişi ile bir noktaya ulaşan, kendine güvensizliğini belli ölçülerde aşmaya çalışan devrimci hareketin ve sınıf hareketinin etkileri sınırlıdır. Daha doğru ifade edecek olursak, ancak Kürt devriminin etkilerinin varlığı koşulunda çözücü etken olarak işe yaramaktadır.

Gerçekte çözücü devrimci etken, Kürt devriminin gelişimidir.

Bugün, her iki alandan gelişen devrimci mücadelenin yaratacağı riskler, sadece TC devletinin “yerli ve milli” unsurlarının değil, onların bağlı olduğu “efendileri”nin de, ABD, AB’nin de dikkat noktasıdır. Bu nedenle, Saray Rejimi, taraflar arasındaki tüm çatışmalı durumlara rağmen, aralarındaki paylaşım savaşımının şiddetlenmesine rağmen, özgün ortaklıklar geliştirmeleri nedeni ile kendine alan bulmaktadır.

Yani, TC devleti, gerçekte kendisi üzerinde süren, kendisinin paylaşılmasını da içeren bu paylaşım savaşımında, devrimci hareketi ve Kürt hareketini bastırmayı öne çıkartarak, egemen sınıflar için bir ortak nokta buluyor.

Saray Rejimi, ne zaman sıkışsa, hemen devrimci harekete, özellikle de Kürt hareketine saldırıyor. Bugünlerde, bunun örneklerini açık olarak görüyoruz. Saray sıkışınca, Ergenekon tayfasını kendine yapıştırmak için, hemen Kürtlere karşı savaş naraları atıyor. Saray Rejimi, “birleştirici unsur” olarak, Kürtlere karşı savaşı kullanıyor. Erdoğan mı Ergenekoncuları bu iş için kullanıyor, yoksa Ergenekoncular mı Erdoğan’ı kullanıyor sorusu bile fazladır. Bugün, TC devleti, “halklar hapishanesi”nde egemenliklerini sürdürmek için, katliamlar dışında yolları kalmadığı fikrindedir. Bu onlar için sonun başladığı yerdir.

3- İşte çözülmenin bu iki ana kaynağını, bu biçimde özetleyebiliriz.

Bu aynı etkenler, çeteleşme denilen süreci de etkilemektedir. TC devleti, baştan aşağıya bir çeteleşme sürecindedir. Elbette bu çeteleşmenin arka planında, yukarıda saydığımız iki etkene bağlı çözülme yer almaktadır. Emperyalist güçler arasındaki paylaşım savaşımı, bir yandan TC devletini Ortadoğu’da tetikçi olarak kullanma süreçlerine yol açarken (ki Saray Rejimi buna çok ama çok heveslidir. Erdoğan bu sayede ortaya çıkacak kaostan rant çıkacağı fikrindedir), diğer yandan Türkiye’de kontrolü ele geçirmek üzere devletin her kurumunda kendilerine bağlı çeteler örgütlemeye varmaktadır. Bu beşli emperyalist güç, her biri kendi çetelerini örgütlemektedir.

Ama iş bu kadar sınırlı değil.

Ergenekon ve Erdoğan, tarikatlar ve başkaları, genel “milliyetçi” hava içinde, uygun anları kullanarak kendi çetelerini örgütlemektedir. Kaldı ki, bu tarikat çeteleri, bu mafya grupları, bu paramiliter çeteler, bu “yerli-milli” çeteler içinde, beşli emperyalist güçlerin ayrı ayrı kanalları olduğu açıktır.

Böylece tüm ülke çeteleşmektedir.

Saray Rejimi’nin anlaşılması için bu çeteleşmenin iyi anlaşılması gerekir. Gezi direnişçilerine karşı “palalı sivil” çeteler, Kürt hareketine karşı “yerli ve milli” çeteler, Saray’ın SADAT tarzı çetelerini beslemeye, geliştirmeye varıyor. Tüm sistem, tüm ülke baştan aşağıya çeteleşiyor.
Ama ne ki, ordu ve polisin yerine, devletin çok kirli işlerini yapmak üzere organize edilen çeteler, paramiliter gruplar, SADAT’lar, kendi güvenliklerini ve geleceklerini tehlikede görüyor olmalılar ki, KHK ile “sivil” güçlere koruma, yargılanmama garantisi verilmeye çalışıyor. Öyle ise SADAT ya da diğer paramiliter “sivil” güçlerin, ordu ve polisten farkı nerede kalır?

İşte çeteleşme bu boyutlara varmıştır.

Gerçekte bu çeteleşme süreci, günümüz burjuva devletlerinin (ki biz bunlara Tekelci Polis Devleti diyoruz) çoğunda görülmektedir. Ama çözülme arttıkça, çeteleşme daha da artmaktadır. Ukrayna’da devletin kendisi bir çete hâline gelmiştir. IŞİD bir çetenin devlet olarak ilan edilmesi demektir. Ne olursa olsun, IŞİD örneği, analize değerdir. Emperyalist güçler, uluslararası tekeller, IŞİD diye bir örgütü organize ederek, bizzat yöneterek, kendini devlet ilan eden bu çete ile diplomatik açık gizli ilişkiler kurarak, çürümenin boyutlarını ortaya koymuşlardır. Günümüz kapitalizmi, çürümüştür.

Bu çürüme, devletin kendisine, ideolojik mekanizmalara yansımaktadır. Tam olarak bu çürüme, her alanda bir çeteleşme olarak gelişmektedir.

Bu çeteleşme, TC devletinin her alanında, sistemin tüm noktalarında kendini ortaya koymaktadır. Silâh sektörü için çeteler, tarikatlar vardır. Sağlık bakanlığı bir tarikat-çetenin elindedir. Milli eğitim bakanlığı başka bir çetenin elindedir. Ya da bakanlıkları saymayalım, inşaat sektörü bir çetedir, mafya tarzı bir çetedir. Şeker piyasası bir çetenin denetimindedir. Bunları her alanda görmek mümkündür.

İşte Saray Rejimi, bu çürüme ortamı içinde, kendine alan açmak için, çeteleşmeyi kullanmaktadır.

Saray Rejimi, yalan, baskı, yasaklar, devlet terörü üzerinde ayakta durmaya çalışmaktadır.
Bunu başarmak için, polis ve ordunun dışında, yargının baskı aygıtlarına doğrudan eklenmesi söz konusudur.

Dahası, kendine bağlı paramiliter güçler oluşturmaktadır. ÖSO denilen şeyi biliyoruz. 100 dolar TC verirken ondan yana oluyorlar, ama 150 dolar IŞİD’den gelince silâhları ile birlikte oraya geçmektedirler. İşte Saray Rejimi, kendine bağlı paramiliter güçleri, dolar karşılığı oluşturmaktadır.

Bu şartlar altında, devlet terörü, yasaklar, sivil paramiliter güçleri korumak için KHK’lar, sonu gelmez baskılar, OHAL uygulamaları vb. Saray Rejimi’ni ayakta tutmak, sürdürebilmek içindir.

Saray Rejimi için, yolun sonunun başladığı yerdeyiz.

Bu rejim dağılacak, işçi ve emekçilerin sahneye çıkışı süreci başlayacaktır.

Artık önemli olan, Tekelci Polis Devletinin sadece Saray Rejimi hâlinin alaşağı edilmesi değildir. Aynı zamanda, bu Saray Rejimi ile birlikte, Tekelci Polis Devletini alaşağı edebilmektir. Böylece, bu topraklardaki burjuva egemenliğe son verme olanağını hayata geçirmeye başlamış olacağız. Bu, binlerce yıllık tarihle barışmaktır; bu, halklar hapishanesini halklar mozaiğine çevirmektir; bu özgürlüktür, bu eşitliktir, bu kardeşlik ve sömürüsüz bir dünya demektir. Bu sosyalizmdir.

(Özgür Bir Dünya İçin Kaldıraç, Sayı 200, Mart 2018)