Birleşik İşçi Kurultayı Merkez Yürütme Kurulu: Krizin faturasını ödemeyi reddetmeli, örgütlenmeliyiz

Birleşik İşçi Kurultayı Merkez Yürütme Kurulu tarafından ekonomik krize ilişkin açıklama yapıldı.

Açıklamanın tamamı:

EKONOMİK KRİZDE İŞÇİLER NE YAPMALI?

Memleketin durumu belli. Her sabah kalktığımızda yeni zamlarla karşılaşıyoruz. Bir gün bakmışsın soğan fiyatları tavan yapmış, diğer gün döviz kurları ikiye katlanmış, ertesi gün benzin fiyatları yükselmiş, elektriğe ve doğal gaza zamlar gelmiş.

Saray medyasını izleyecek olursanız ekonomi tıkırında ama kahrolası dış mihrakların operasyonları yüzünden zorluklar yaşıyoruz. Vergiler, zamlar, astronomik döviz kurları havada uçuşurken işçileri, emekçileri ortada bir ekonomik kriz olduğuna inandırmakta dahi zorlanıyoruz. Çoğu işçi fiyatlardan şikayet etmeyi biliyor ama kriz olduğunu kabul etmiyor. Medyanın yaratığı dumanlı hava ve korku, işçi sınıfının gerçekleri görmesini engelliyor.

Öyleyse bizler, durumun farkında olan, daha da kötüye gideceğini bilen işçi-emekçiler ne yapmalıyız? Öncü işçilere hangi görevler düşüyor?

ÖNCÜ İŞÇİLER İŞ ARKADAŞLARINA GERÇEKLERİ ANLATMALIDIR

Öncelikle yaşadığımız krizin neden olduğunu, kimin suçu olduğunu, bizleri nelerin beklediğini iyi anlamalıyız. İyi anlamalıyız ki medya tarafından, iktidarın yalanları tarafından kafası karıştırılan iş arkadaşlarımıza anlatalım, gerçeği en çıplak haliyle görmelerini sağlayalım.

-Ekonomik Kriz Var Mı?

Normal şartlarda, medyanın etkisi olmasaydı bu soruya gerek bile olmazdı. Ağustos ayında yıllık enfasyon, devletin düşük göstermek için ortaya koyduğu bütün üstün çabalara rağmen, yüzde 18’i buldu. Gıda fiyatlarında bu yüzde 20’yi geçmiş durumda. Enflasyon ne demektir? Satın aldığımız her şeyin ortalama ne kadar pahalılaştığını, diğer bir deyişle bizim cebimizdeki paranın ne kadar değer yitirdiğini gösterir. Düşünün ki bir sene içinde aldığımız ücretler, resmi rakamlara göre bile değerinin 5’te birini yitirmiş. Market alıverişlerinde fiyatların günden güne arttığını fark etmeyenimiz yoktur. İnsanların bırakın lüks tüketimi, en temel ihtiyaçlarını karşılamaya bile artık gücü yetmiyor. Açlık sınırı 1812 TL, yoksulluk sınırı 5 bin 900 TL iken asgari ücretin 1604 TL olduğu bir ülkedeyiz. Bir ailede üç kişi birden bu ücrete çalışsa yoksulluk sınırı aşılmıyor. Ülkenin dış borcu toplam 420 milyar dolar, bunun 120 milyar doalrı kısa vadeli, yani birkaç ay içinde ödenmesi gerekiyor. (Burada her işçinin durup sorgulaması gerekiyor, bu borcu kim yaptı?) Böyle bir tabloda kriz yok demek için ar damarının çatlamış olması gerekiyor.

-Kriz Neden Oluyor? Dış Mihrakların Oyunu Mu?

İktidarın en önemli söylemlerinden biri, kendilerinden önce ülkenin ekonomisinin batmış durumda olduğu, kendisinin ülkeye refah getirdiği ve şu an sadece zor bir dönem geçirmekte olduğumuz şeklinde. AKP döneminde gerçekten ülke zenginleşti mi?

Ülkenin durumunu günlük hayattan bir örnekle açıklayalım. Düşünün ki bir işçisiniz, maaşınız size yetmiyor ve yeni şeyler de satın almak istiyorsunuz. Çeşitli bankalardan krediler çekip, kredi kartlarına yükleniyorsunuz. Yani aslında henüz kazanmadığınız bir parayı harcıyorsunuz. Ödeme tarihleri geldiğinde bir karttan çekip öbür karta yatırıyorsunuz, yeni krediler çekiyorsunuz ve bir süre böyle idare edebiliyorsunuz. Ancak bu işin sonu var. Kredi çekecek banka, limiti dolmamış kart kalmadığı zaman asıl krizin başladığı zamandır. İşte ülke de tam olarak bu durumda. 16 yıldır çekilen borçların, yeni kredi çekip önceki kredi ödemenin artık sonuna gelmiş durumdayız. Alacaklılar kapıda, cepte para yok. Bu duruma düşen bir işçinin sonunun ne olacağını herkes tahmin edebilir; iş tefecinin kapısında biter. Bugün Türkiye de dünyanın en büyük tefecilerinden olan IMF’nin kucağına düşmüş durumda.

Yani ortada dış mihrakların oyunu vb. değil ülkede yıllardır yürütülen sürecin bir sonucu var. Dış mihraklar söylemi ile iktidar kendini temize çıkartmaya, suçu başkalarına atmaya çalışıyor. Eğer gerçekten ekonomik krizden bu dış mihraklar sorumlu olsa, örneğin ABD üslerinin kapatılması, ticari anlaşmaların iptal edilmesi vb yollarına gidilmesi gerekmez miydi? Böyle bir mücadele verilse hangi işçi-emekçi buna karşı çıkar? Bu krizdeki ‘dış mihrakların’ rolü alacaklı konumunda olmalarıdır. Yani alacaklarını tahsil etmeleri için Türkiye’nin batması onların da işine gelmez.

-Bizleri Ne Bekliyor?

IMF’nin Türkiye programını hemen hemen tamamladığı söyleniyor. Daha önceden tefecilerin kucağına düşen ülkelerin işçi-emekçilerinin başına ne geldiyse bizleri de o bekliyor. Milyarlarca dolar borcu biz yapmadık ama borcu bize ödetmekte kararlılar. Bin türlü vergiyle, zamlarla, kemer sıkma politikalarıyla, elde avuçta kalan tek tük kamu hizmetini de özelleştirerek, eğitimi, sağlığı daha da fazla rant alanına çevirerek bunu yapacaklar. Kıdem tazminatımıza, iş güvencemize saldıracaklar. Çalışma saatlerini arttıracaklar, itiraz edene kapıyı gösterecekler. Öyle ya, itiraz etmesen de kapıyı gösterecekler. İşsizlik şimdiden ciddi boyutlarda ve daha da artacak. Bizlere işsizleri gösterip halinize şükredin diyecekler. Çalışırken öldüğümüzde fıtrat diyecekler. Ülke zor durumda, fedakarlık yapın derken kendileri sefa sürmeye devam edecekler. Kısacası bugün ne yaşıyorsak, daha da ağırını, daha da insanlık dışı olanını bizlere yaşatacaklar. Tabi eğer bizler bu konuda bir şey yapmazsak…

KRİZİN FATURASINI ÖDEMEYİ REDDETMELİ, ÖRGÜTLENMELİYİZ

Bu tabloda işçilerin, emekçilerin ne yapması gerekiyor? Krizin faturasını bizlere çıkartmalarını nasıl engelleriz?

‘Bu halka müstahak’ diyen, ‘Bu işçilerden bir yol olmaz’ diyen, bunu bahane ederek mücadeleden cayan anlayışla bir yere varılmaz. İşçi sınıfının gerçekleri görmesinin, harekete geçmesinin binbir türlü yöntem ile engellendiğini, bu engelleri bir bir aşmamız gerektiğini bilerek hareket etmeliyiz. Medyanın yalanları, işsiz kalma korkusu, devlet korkusu ile yaratılan karanlığı yarmak için ısrarlı adımlar atmalıyız.

1- Gerçekleri, bu krizin işçi-emekçilerin değil patronların, kapitalistlerin krizi olduğunu göstererek başlamalıyız. İş arkadaşlarımızdan komşumuza fiyatlardan şikayet eden, ekonomik durumdan bunaldığını söyleyen herkese bu gerçekleri anlatmalıyız. İş yerlerinde çay molalarında, yemek aralarında bu konuda sohbetler yürütmeliyiz. Diğer işçilerle birlikte bunun için çalışmalar örgütlemeliyiz.

2- Tek başımıza hareket etmemeliyiz. Tek başına patrona, devlete kafa tutan işçi bir yere varamaz. Mutlaka bizimle birlikte hareket edecek işçileri bulmalıyız. Sayısı azdır, çoktur önemli değil. Önemli olan birlik olmak. İş yerlerinde, mahallelerde işçi birlikleri kurmalıyız. Bu birliklerle düzenli toplantılar yapmalı, kararlar almalıyız. Birlikten güç doğar.

3- Eğer olabiliyorsak iyi kötü bir sendikaya üye olmalıyız. Ancak sendikaya üye olmak tek başına yeterli değil, çünkü bugünkü sendikaların çoğu işçiye karşı örgütlenmiş durumda. Sözde işçileri temsil eden Türk-İş’in başkanı krizde işçiler elini taşın altına koyar diyor, daha baştan faturayı işçilerin ödemesini kabulleniyor. Sendikaların içinde de örgütlenmeliyiz. İşçiler için kılını kıpırdatmayan sendikacıların koltuklarını sarsmalı, onları harekete geçmeye zorlamalıyız.

Bu saydıklarımızı yapabilmek için mücadele eden işçilerin birbiriyle iletişiminin olması, birbirlerinden güç alması gerekiyor. İş yerlerinde, mahallelerde kurulan birliklerin, işçi örgütlerinin de birliğinin sağlanması gerekiyor. Birleşik İşçi Kurultayı bu amaç için yola koyulmuş bir işçi örgütüdür. Bizleri bekleyen saldırıları göğüslemek, işçi sınıfının birliğini sağlayabilmek, sömürüye ve aşağılanmaya dur diyebilmek adına mücadele etmek isteyen tüm işçi-emekçileri Birleşik İşçi Kurultayı’na üye olmaya, birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz. Ancak örgütlüysek bu cendereden kurtulabiliriz, ancak birlik olursak geleceğimizi kendi elimize alabiliriz.