Alican Tayla: Sarı yelekliler iktidarın sesinin çıkmamasına alıştığı bir kesimin isyanı – İrfan Aktan

Uzun yıllardır Paris’te yaşayan, Sorbonne Üniversitesi’ne bağlı Inalco Enstitüsü’nde hocalık yapan araştırmacı Alican Tayla, Sarı Yelekler isyanının sadece akaryakıt zammıyla izah edilemeyeceğini düşünüyor. Araba alacak kadar üstte ama akaryakıt zammı yüzünden o arabaya mazot alamayacak kadar da altta olan Sarı Yeleklerin, Macron iktidarının yoksulları hor gören tutumuna isyan ettiğini söyleyen Tayla’ya göre bu hareketin merkezi taşra, örgütlenme alanı da sosyal medya.

Geçtiğimiz hafta Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de görüştüğümüz 93 yaşındaki ünlü Macar muhalif András Bíró, Batı’da yükselen sağ iktidarların, ulus devleti korunaklı bir aile olarak gören alt-orta sınıfların sırtında yükseldiğini söylüyordu. Öyle görünüyor ki bu “korunaklı aile” artık sadece belli bir imtiyazlı sınıf açısından geçerli.

Nitekim iki haftadır Fransa’yı sarsan Sarı Yelekler hareketi, en alttakilerden bir tık üstte ama en ufak bir zam yüzünden geçinemez duruma gelebilecek kadar da altta olan geniş bir sınıfsal kesimin isyanı olarak tarif edilebilir. Her geçen gün daha da genişleyerek alt sınıfların yeni bir isyan dalgasına dönüşen Sarı Yelekler hareketini, uzun yıllardır Paris’te yaşayan araştırmacı Alican Tayla’yla konuştuk…

Fransa’da iki haftadır gösteri düzenleyen kitleye neden Sarı Yelekler deniyor?

İsyanın tetikleyicisi, damlayı taşıran damla akaryakıt zammıydı. Meselenin arka planını birazdan konuşuruz ama isyana adını veren Sarı Yelek, arabalarda bulundurulması zorunlu, İngilizcede “high visibility”, yani “yüksek görünürlüklü” anlamına gelen yeleklere atfen kullanılıyor. Aslında yüksek görünürlüklü yelek isyanın özüne de işaret ediyor: “Buradayız, bizi de görün!” İsyanı başlatanlar kelimenin bu manasını düşündüler mi bilmiyorum. Ama Sarı Yeleklerin otomobil merkezliymiş gibi sunulan isyanıyla “high visibility” kavramı arasında çok çarpıcı bir bağlantı kurulabilir.

Alican Tayla

İki kişinin hayatını kaybettiği Sarı Yeleklerin isyanı şu an nasıl bir aşamada?

Türkiye medyasına nasıl yansıdığını bilmiyorum ama her iki ölüm de polis şiddetiyle ilgili değil. Birinde, Sarı Yeleklerin kapattığı yoldan panikle geçmeye çalışan bir şoför, göstericilerden birini öldürdü. Diğerinde ise Sarı Yeleklerin kapattığı kavşağı hızla geçmeye çalışan bir motosiklet sürücü kaza yapıp öldü. Öte yandan polis şiddeti yüzünden yüzlerce insan yaralandı. Ama şu ana kadar çatışma sebebiyle ölen yok.

Gösteriler daha ziyade Paris’te mi yaşanıyor?

Hem Fransız hem de dünya basını daha ziyade Paris’e odaklandığı ve en şiddetli çatışmalar burada yaşandığı için isyanın merkezi olarak Paris görülüyor. Oysa hareketin merkezi taşra ve örgütlenme mekânı da sosyal medya. Son Paris eylemlerinde de çok sayıda Sarı Yeleklerin başkent dışından geldiği görülüyordu. Sarı Yelekler başta Champs-Élysées olmak üzere Paris’in zenginlik sembolü olan bölgelerine gitmek istiyorlardı. Geçen hafta bunun için valilikten izin istediler ama izin alamayınca da “biz zaten izin verilmesini beklemiyorduk” diyerek Champs-Élysées’ye yürüdüler. Polisle en büyük çatışma da bunun üzerine yaşandı zaten.

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz hafta yaptığı konuşmada “Gezi olaylarında uluslararası medya sürekli Taksim’i gösterdi, değil mi? Şu anda Paris’te terör eylemleri var. Uluslararası medyada bir ses var mı, yok. Dünya sessiz. Hiç Paris’i görmüyorlar. Niye görmüyorlar” diye sordu. Paris’te şu an terör eylemleri mi oluyor?

Eylemlerin tabiatını konuşuruz ama bir kere bütün dünya basını bu eylemleri gördü. Hatta Fransız basınında, “bakalım dünya basını bizi nasıl gördü” türü haberler de yapıldı. Tayyip Erdoğan’ın, Fransız polisinin sert davrandığına ilişkin açıklaması da burada haber oldu. Peki burada terör eylemleri mi oluyor? Elbette hayır. Şiddetli eylemler oldu, polis bazı bölgelerde şiddet kullandı. Fakat Fransa’da alışılmışın dışında bir eylem yaşanıyor. Çünkü tanık olduğumuz şey, belli bir tarihsellik içinde, klasikleşmiş bir eylem türü değil.

Sarı Yelekler isyanını, örneğin daha önce yaşanan banliyö isyanlarından ayıran ne?

Her şeyden önce sınıfsal farklılıklar var. Fransa’da 1970’lere, 80’lere kadar belirgin üç sınıf vardı: alt, orta ve üst sınıf. Alt sınıf, çok düşük maaşlarla çalışan en dipteki kesimlerden oluşuyordu. Dolayısıyla bu kesimler muhalifti, sendikalıydı, belli başlı eylemlerin başını çekiyordu. Son otuz-kırk yılda “sınıf bilinci kayboldu, sınıflar anlamını yitirdi” dendiğine bakmayın; sınıfsal çelişkiler hiç şimdiki kadar belirgin olmamıştı. Fakat eski, bilindik alt sınıfın da altında yeni bir sınıf ortaya çıktı. Bu da sistemin içindeki alt sınıftan ziyade, sistemin içine girmekte dahi zorluk çeken, çoğunluğu göçmenlerden oluşan, banliyölerde yaşayan kesimlerden oluşuyor. Dolayısıyla Fransa ve benzeri ülkeleri artık klasik üç sınıflılık kategorisi üzerinden değerlendirmek doğru değil. Çünkü alt sınıfın da altı var artık. Üstelik klasik işçi sınıfının alt sınıf olduğu bilincini yeniden yaratan unsurlardan biri de bu yeni en alt sınıf. Sarı Yeleklerle banliyö isyanları arasındaki temel fark da bu. Banliyö isyanları, kendilerini başka türlü ifade etme yolu da, belirlenmiş talepleri de olmayan ama burada bulunduğunu, var olduğunu hissettirmek isteyenlerin isyanıydı. Bu açıdan banliyö isyanlarında, içinde şiddeti de barındıran ve isyan kelimesine tamamen uyan bir kafa tutma söz konusuydu.

Peki Sarı Yelekler kimlerden oluşuyor?

Bu sefer, iktidarın sesinin çıkmamasına çok alıştığı bir kesim isyan ediyor. Bu kesim, “biz de buradayız” demek için illa şiddet kullanmayan ama alışılmadık düzeyde somut, gündelik taleplerle ortaya çıktı.

Eylemlerin tetikleyicisi ne oldu peki?

Fransa’da arabasıyla işe gitmek zorunda olan kitlenin çoğunluğunun kullandığı mazota vergiler üzerinden zam gelince, çok büyük bir kitlenin hayatı doğrudan etkilendi, gündelik hesapları altüst oldu. İlk eylemler böyle başladı. Fakat tüm tarihsel olaylarda olduğu gibi burada da akaryakıt zammı sadece bardağı taşıran damlaydı. Zaten mevcut öfkeyi sadece akaryakıt zammıyla açıklamak mümkün değil. Meseleyi anlamak için biraz daha başa sarmak lazım.

Ne var bu isyanın arka planında?

Medyaya yansıtılan temel unsurlardan biri halkın sırtına vergi yükünün çok fazla bindirildiği yönünde. Oysa bu da mevcut tepkileri tamamen izaha yetmez. Esas mesele vergilerin yüksekliği değil, bizatihi vergi adaletsizliği. 1,5 yıldır iktidarda olan Macron hükümeti akaryakıt zammından önce servet vergisini kaldırmış, zenginlerin yükünü hafifletmişti. Eğer Macron iktidarı servet vergisini kaldırmamış olsa, akaryakıt zammının bardağı taşırmayacağını düşünüyorum. Halk bu iki yüzlülüğü görüyor. Halkın sırtına sürekli yeni yükler bindirilirken, en zengin kesime de sürekli iltimaslar gösteriliyor, hediyeler veriliyor. Bu tür isyanlar her zaman somut sebeplere dayanmaz. Halk kendisine yalan söylendiği, saygı görmediği, hor görüldüğü hissine kapıldığı için isyan etti. Macron hükümeti de alt sınıfları hor görme konusunda neredeyse görülmemiş örnekler sundu bize.

Ne gibi örnekler?

Macron’un bazı sözleri Fransa’da meşhur olmuş durumda. Mesela televizyonda işsiz bir vatandaşa “ben yolda karşıdan karşıya geçerken sana iş bulurum” demişti. Yani “işsizler aslında iş aramadıkları için işsiz” demek istiyordu. Fransa’da şu an resmi işsizlik oranı yüzde 10! Yine aynı Macron, bir gösteri sırasında takım elbisesiyle ilgili ironik yorum yapan birine “çalış senin de olur” demişti. Bu tür cümleler belli bir ideolojiye sahip, sendikalı, sol camia içinde yer alan insanlar açısından çok anektodik olabilir. Aralarında bu cümlelerin bahsini açar, alay eder ve geçerler. Fakat şimdiye kadar sesini çıkaramayan kitleler açısından bu cümleler anektodik değil, birer kişisel saldırı, hakaret. Sarı Yeleklerin isyanı bir bütünün parçası. Alt sınıfları hor görme yaklaşımı olmasa, varsıllarla yoksullar arasındaki uçurumu büyüten siyaset aşikâr bir biçimde yürütülmese, tabii ki tek başına akaryakıt zammı böylesi bir kitlesel başkaldırı hareketini yaratmazdı. Öte yandan, Macron’un iktidara geldiği özel koşulları da unutmamak lazım.

Hangi özel koşullardan söz ediyorsunuz?

Macron, Fransa’nın önde gelen ve daima iktidarı elinde bulundurmuş olan, biri merkez sağ diğeri merkez sol partinin iflas ettiği bir dönemde aşırı sağ ve hakiki sola karşı sistemin tek kurtarıcı adayı olarak sunuldu. Macron, seçmenin dörtte birinin oy kullanmadığı ilk turda oyların yüzde 24’ünü aldı. Bu da ilk turda, isteyerek ve destekleyerek Macron’a, onun programına oy veren seçmen oranının 5’te 1 olduğu anlamına geliyor. Bu çok düşük bir rakam.

MACRON, BÜYÜK BİR KİTLESEL HAREKETLE İKTİDARA GELMİŞ GİBİ DAVRANIYOR

Peki Macron nasıl oldu da ikinci turda rekor düzeyde oy artışı sağladı?

Karşısında aşırı sağcı, faşist Marine Le Pen olduğu için Macron’un arkasında bir bütünleşme yaşandı. Bu yüzden ikinci turda yüzde 66 oyla seçildi. Fakat bu, Macron’un esas destekçilerinin 5’te 1, yani yüzde 18,5 olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Seçmenden yüzde 18,5 oranında oy alan bir kişinin bir buçuk yılda, sanki kendisini büyük bir kitlesel hareket iktidara taşımış gibi, hemen hepsi alt sınıfları zor durumda bırakan çok temel düzenlemelere imza atması, üst sınıflara imtiyazlar tanıması veya en azından bu hissi yaratması, üstelik tüm bunları yaparken parlamenter tartışma sürecini tamamen es geçerek Trump’ın veya Erdoğan’ın yaptığı gibi kararnamelerle bu işleri yürütmesi yeni bir otoriter eğilimin ortaya çıkışı olarak okunuyor. Elbette alt sınıfların öfkesini anlamak için son yirmi-otuz yıllık neoliberal politikalara da bakılabilir ama yakın zamanki temel unsurlar bunlar.

Fakat bu yeni rejimlerin hakikatlerinden biri, varlıklarını ancak belli bir otoriterlikle ayakta tutabiliyor olmaları. Belki iktidara gelmek için bu söylemi kullanmıyorlar ama iktidara geldikten sonraki uygulamaları için otoriter yöntemlere başvuruyorlar. Dolayısıyla halk desteğini arkalarına almaya yönelmiyorlar, çünkü reformları bizzat halka karşı. Ayrıca bu tür neoliberal düzenler, otoriter olduğunu savundukları eğilimlere karşı iktidara geldiler. Peki şimdi yaptıkları ne? Yeni bir otoriterlik. Şu an Batı demokrasilerinde çok ciddi bir kriz söz konusu. Mevcut düzene, siyasi partilere, temsili demokrasiye, oy sistemine karşı çok ciddi bir güvensizlik hâkim. ABD’de Trump, Macaristan’da Orban, Brezilya’da Bolsonaro gibi karakterler, sözüm ona bu güvensizliği gidermeyi vaat eden popülist söylemle başa gelirken, var olan adaletsizlikleri daha da derinleştiriyorlar. Macron da böylesi bir sürecin ürünü. İktidara gelmeden önce, sanki bir önceki hükümetin ekonomi bakanı değilmiş gibi “ben hiçbir partiye yakın değilim, ne solcuyum ne sağcı. Gencim, başarılıyım ve yeni bir düzen vaat ediyorum” diyordu. Fakat ortaya çıkan siyasetin öncekilerden tek farkı, aynı düzene, öncekilerden daha az demokrasiyle hız kazandırılmış olması ve alt sınıflara yönelik hor görünün ayyuka çıkmasıdır. Macron, Bolsonaro, Trump veya Orban gibi karakterler, halkın nazarında itibarını yitirmiş partilerle farklı bir hat çizdiklerini iddia ederek iktidara gelip aynı düzeni, daha az demokratik yöntemlerle sürdürüyorlar.

SARI YELEKLERE EN SERT ELEŞTİRİLERİ ELİTİST SOL YAPIYOR

Peki antidemokratik, eşitsiz uygulamalarına rağmen neden halk desteğini sürdürebiliyor bu liderler?

Fransa’da “zor sorulara kolay yanıt üretenler” diye bir deyim var. Bir çok yerde yanlış veya kötü niyetli kullanıldığını düşündüğüm “popülizm” kelimesi de bu zor soruya bir yanıt olarak kullanılıyor. Bir kere sözünü ettiğimiz ülkelerin hemen hepsindeki geniş halk kesimleri arasında çok ciddi bir memnuniyetsizlik ve mutsuzluk var. Brezilya-Macaristan gibi gelişmekte olan ülkeler kadar Fransa, Almanya, ABD gibi zengin ülkelerde de bu memnuniyetsizlik yaygın. Buralarda ekonomik sorunların yanında çok ciddi toplumsal sorunlar da var. Fransa’da entegrasyon sorununun, merkezle periferi arasındaki farkların derinleştiği, özellikle göçmen gençliği içinde geleceğe dair en ufak umudun kalmamış olduğu, çok eğitimli olmayan Beyaz Fransızların bu göçmenlere karşı daima var olan çekince, korku ve şüphelerin aleni ırkçılığa dönüştüğü bir ortamdan bahsediyoruz. Klasik merkez siyasi partiler bu tür mevcut sorunlara derinlikli, hakiki, somut cevaplar getiremiyor. Çünkü böylesi cevaplar, sistemin sorgulanmasını gerektiriyor. Kaldı ki bu sorunlar, iktidara gelip de üç-beş senede çözebileceğiniz türden değil. Çok daha özverili ve zor siyasetlerle ancak cevap üretebilirsiniz. Dolayısıyla merkez partiler o alanı tamamen bıraktığı için, bu tür ülkelerin çoğunda sadece aşırı sağ değil, yeni ve hakiki bir sol da ivme kazanıyor. Ne yazık ki meselenin bu boyutundan çok az söz ediliyor. Ana akım medyalarda aşırı sağ ile hakiki sol, sanki aynı fenomenin iki yüzüymüş gibi sunuluyor ve anahtar kelime olarak “popülizm” kullanılıyor. Hakiki sol partiler ile ırkçılıkla özdeşleşmiş sağ partileri bu kelimeyle izah ediyorlar. Oysa bunların ne programlarında, ne dünyaya bakışlarında ne de somut taleplerinde benzerlik var. Tek ortak özellikleri, mevcut düzeni temelinden eleştirmeleri, bazı açılardan anti-liberal olmaları. Bu da mevcut sistemlerin her iki akımı benzer tehditler olarak algılamasına yetiyor. İktidarlar, sol ve sağ kitlelerin birbirlerinden nefret ettiklerini bildikleri için de onları birbirleriyle aynılaştırmaya çalışarak yıpratma yoluna gidiyorlar.

Sarı Yeleklerin eylemlerinde gerek sol gerekse sağ kitlelerin yer alması da bu yaklaşım açısından işlevsel oldu mu?

Sarı Yelekler tamamen heterojen bir hareket. İçinde sağ sempatizanı da sol sempatizanı da var ama siyasi partilerle en ufak bir ilişkisi olmayanlar da var. Bir çoğunun hayatında katıldığı ilk eylem bu. Heterojen hal, sağ ve sol birleşmesi olarak sunulmak isteniyor. Bu Gezi için de yapılmıştı ama sonuçta Gezi’den böylesi bir siyasi birliktelik çıkmadı. Demek ki bir araya gelmek illa birleşmek demek değil. Sarı Yeleklere ilişkin tespitlerde de böylesi bir yanılgı var. Oysa özellikle solun içinde Sarı Yelekler konusunda son derece gergin ve ayrımlar yaratan bir yaklaşım söz konusu.

Solun Sarı Yeleklere ilişkin yaklaşımı nasıl?

Ayrıcalıklı olmayan, nispeten ezilen, hor görüldüğünü düşünen bir hareketin kitleselleşerek sokağa çıktığı açık. Peki nasıl oluyor da partileriyle büyük ölçüde somut bağı olan sol seçmen, bu hareketle kendi arasında bir bağ kurmuyor? Sarı Yeleklere yönelik en sert eleştirileri elitist sol getiriyor. “Biz yıllardır onların haklarını savunurken neredeydiler?” diye soruyorlar. “Bunlar ancak kendilerine dokunulduğunda seslerini çıkarıyorlar” diyorlar. “Bu aslında burjuva bir hareket. Geleceğe dair en ufak bir stratejileri yok. Talepleri son derece bencilce ve kısa vadeli. Üstelik ekolojiyle en ufak ilgileri yok. Ayrıca aralarında ırkçılar, homofobikler, gazetecilere saldıranlar var.” Soldan böylesi tepkiler söz konusu.

SOLUN ÖNÜNDEKİ SORU: ‘AŞAĞI FRANSA’YLA NASIL BİR İLİŞKİ KURULACAK?

Peki bu tespitler doğru değil mi?

Hepsi de doğru. Ama bunların hiçbiri hareketin tamamını özetlemiyor. Çünkü başta da söylediğim gibi heterojen bir kitlenin içinde homofobik de, aşırı sağcı da, radikal solcu da, işçi de olabilir. Çoğu zaman Fransa’da bu kesimleri hor görmek için kullanılan “Aşağı Fransa” tabirinin kitle realitesi bu. Dolayısıyla solun önünde çok ciddi bir soru var: “Aşağı Fransa’yla mı hareket edeceğiz, yoksa onlara sırtımızı mı çevireceğiz?” Bu, Macron iktidarının istemeden de olsa solun önüne koyduğu bir soru. Fransız solu bu soruya yanıt vermek zorunda. Çünkü elitist solla kitlesel hareketler arasında çok ciddi bir kopuş var. Otuz yıl öncesine kadar neredeyse sistematik olarak sol partilere veya Komünist Parti’ye oy veren işçi sınıfının çoğunluğu artık aşırı sağa oy veriyor. Fransa’da hâlâ sol ve sendikalar bunun sebepleriyle yüzleşmiş değil. Sendikalar hızlı bir biçimde irtifa kaybediyor. Fransa’nın en büyük işçi federasyonu CGT (Genel Emek Konfederasyonu) son dört yılda 30 bin üye kaybetmiş.

Bunun nedeni ne?

Sebeplerinden biri, prekarya içinde yaşayan insanların ve işsizlerin, sendikaların kendilerini temsil ettiğine inanmaması. Bu konuda çok da haksız değiller. Eski düzenin içinde kalan, asgari ücretle ama belli bir güvenceyle çalışan işçilerin sendikayla kurdukları ilişki hâlâ sağlam bir temele dayanıyor. Fakat hızla genişleyen bir prekarya ve sistemin periferisinde yaşayan bir işsiz kitle var. Bu kitlenin sendikayla bir bağı olmadığı gibi, Sarı Yelekler kadar onlar da sendikaları ve siyasi partileri müttefik değil, baş kaldırdıkları sistemin bir parçası olarak görüyorlar.

ARABA ALABİLECEK KADAR ÜSTTE, ARABAYA MAZOT ALAMAYACAK KADAR ALTTA

Sarı Yelekleri “araba sahiplerinin isyanı” olarak tanımlamak doğru mu?

“Araba sahipleri” deyince sınıfsal olarak başka bir şey algılanıyor ama doğrusu, “işe gitmek için araba kullanmak zorunda olanlar.” Hareketin özünde yatan ana profil büyük ölçüde taşralı, asgari ücretle çalışan, belli bir iş güvencesi bulunan, araba alabilecek kadar üstte ama akaryakıt zammı yüzünden o arabaya mazot alamayacak kadar da aşağıda bulunan bir kitle.

O halde Sarı Yelekleri prekaryadan ayıran ne?

Prekaryanın eskiden çok somut ve dar bir anlamı vardı: İş güvencesi olmayanlar veya esas işiyle geçinemediği için başka işlerde de çalışarak hayatta kalmaya çalışanlar. Bu da daha ziyade gençleri kapsayan bir tanımdı. Sarı Yelekler bu dar anlamıyla prekaryadan sayılmasa bile, en ufak bir akaryakıt zammının yaşam koşullarını bu kadar somut bir biçimde etkileyebildiği bir sınıf. Bu da aslında prekarya, yani güvencesizlik kavramının genişlediği anlamına geliyor. Güvencede olabilmek için somut, sigortalı bir işe sahip olmak yetmiyor.

Peki isyan sürecinde Sarı Yeleklerin, kendilerinden daha altta yer alan işsizlerle, göçmenlerle, banliyölerdeki kitlelerle ilişki, iletişim kurma çabası oluyor mu?

Pek yok. Açıkçası Sarı Yeleklerin yanlarında olmamalarından rahatsız oldukları, öfke duydukları kesim daha ziyade elitist sol kesim. Özellikle belli bir muhalif kimliğe sahip ünlü kişilerin sosyal medyada bu yüzden bariz bir basınç veya saldırı altında olduklarını görüyoruz.

SARI YELEKLER DE ‘BİZ KİMİZ’ SORUSUNU SORMAYA BAŞLADI

Sarı Yelekler isyanı ilk başladığı günlerle şimdi arasında herhangi bir çizgi farkı arz ediyor mu?

Tabii, hareket ilk başladığı günkü gibi değil. Herkes “bunlar kim” diye sorarken, haliyle Sarı Yelekler de “peki biz kimiz” sorusunu sormaya başladı. Öte yandan örneğin banliyölere el uzatmaları için de daha başka bir ideolojik, stratejik, düşünsel hatta, birikime ihtiyaçları var. Fakat bu hareketin kökeninde böylesi bir ideolojik hat, birikim yok. Macron iktidarının çok öncesine dayanan köklü bir muhalefet, direniş hareketi elbette Fransa’da mevcut. Banliyölerden söz ettik ama mesela 2016 yılında, Place de la Republique’de daha ziyade solcu gençlerin başını çektiği ‘Nuit Debout’ (Gece Ayakta) eylemleri düzenlenmişti. Bütün muhalif hareketlerin hedef tahtasında, Macron’un gittikçe otoriterleşen neoliberal düzeni var ama sorun şu ki, bu hareketlerin arasında çok vahim kopukluklar var. Banliyöler ve benim “dördüncü sınıf” dediğim, çoğunluğu göçmenlerden oluşan geniş bir kesimle ideolojik sol arasındaki bağlantı bir türlü kurulamıyor. Fransa deyince insanın aklına 1968 Mayıs’ındaki imgeler geliyor. O zamandan beri işçilerle öğrenciler arasında kurulamayan bir ilişki sorunu var. Keza prekaryayla sendikalar arasında ciddi bir kopuş söz konusu. Yer yer sağa da yaklaşabilen ve kendilerinin altındaki sınıfla da ilişki kurmayan, Sarı Yeleklerde temsilini bulan bir kesim var. Aralarında yüzde 10-15, kimisi yüzde 7-8 oy potansiyeli de bulunan çok sayıda muhalif kesim birbirinden o kadar kopuk ki, ilk turda yüzde 24 oy alan Macron gibi bir karakter iktidara gelebiliyor. Üstelik de sanki büyük bir meşruiyete sahipmiş gibi özgüvenle uygulamalarını sürdürebiliyor.

En alt sınıfın Sarı Yeleklere dahil olup kendi taleplerini bu eylemler sürecinde aktarmak gibi bir eğilimi var mı peki?

Maalesef o da yok. Çünkü bu kesimin, buraya dahil olmak için araçları da yok.

Ne gibi araçlar?

Örgütlenme, buluşma noktaları, diyalog imkânı. En alttaki kitlelere, özellikle de gençlere baktığınızda, insanın kalbini parçalayan bir umutsuzluk görürsünüz. Birtakım cihatçıların bazı gençleri, sivilleri katledecek duruma getirebilmesi için o gençlerin hayatta kaybedecek hiçbir şeyinin olmaması lazım. Sayısız insan Suriye’ye gidiyor, radikal cihadizm formasyonu görüp geliyor, insan öldürüyor veya kendileri de adam toplamaya başlıyor. Elbette bu gençlerin çoğunluğu cihatçı olmuyor veya kriminal bir hayata girmiyor. Fakat maalesef o potansiyel neredeyse belli bir kitleselliğe ulaşmış durumda. Mevcut sistemin içinde yer alıp sisteme eleştiri getiren unsurlarla bu gruplar arasında bir ilişki kurulmuş olsa, belki de Fransız muhalefeti başka bir noktada olurdu.

SARI YELEKLERİN HAREKETİ BANLİYÖLERE SIÇRAYABİLİR

Fransa devletinin bu soruna karşı herhangi bir yol haritası var mı?

Fransa’nın ne devlet olarak ne de sol hareketler olarak bu duruma verebilecek somut bir yanıtı henüz yok. Bu çok korkutucu bir vaziyet. O yüzden de Fransa’nın önümüzdeki on-on beş yılı konusunda çok endişe duymak lazım. Benim eşim, Paris’in uzak banliyösündeki bir ortaokulda Fransızca öğretmeni. Öğretmen veya okul kurumu olarak öğrenciye “şu kurallara uyarsan, dersine çalışırsan, ödevlerini yaparsan geleceğe dair endişe duymana gerek yok” diyorsun. Bu tam da toplum sözleşmesidir. Fakat Fransa’da böylesi bir toplum sözleşmesi geçerliliğini kaybetmiş durumda. Eşimin öğrencisi çıkıp “ödevlerimi yapsam, kurallara uysam bana bir gelecek garanti edebiliyor musun” diye sorduğunda, alabileceği bir yanıt yok. Devletin de en alttakilerin bu sorusuna verebileceği bir yanıt söz konusu değil. O çocuk ne kadar çalışırsa çalışsın, kurallara uyarsa uysun, Fransa devleti ona güvenceli bir gelecek vaat edemiyor.

Akaryakıt zammından geri adım atılması halinde Sarı Yeleklerin isyanı sönümlenir mi?

Bu soru bir tahmin yürütmeyi gerektiriyor. İnsan tahmin yürütürken önceki benzer olay veya olgulara bakar. Sarı Yeleklerin enteresan ve kuvvetli yönü, Fransa’da daha önceki hiçbir harekete benzemiyor olmaları. Öte yandan akaryakıt zammının geri alınmayacağı görünüyor. Macron, Salı günü “Ben bütün Fransızların babasıyım ve siz de benim çocuklarımsınız” anlamına gelebilecek bir konuşma yaparak “sizi anlıyorum” dedi. Konuşmasında şu cümleyi de sarfetti: “Horgörü bitti ve yolumuza devam edeceğiz.” Bu, şu ana kadar bir horgörünün olduğunun kabulüydü zaten. Ama aynı zamanda “yolumuza devam edeceğiz” diyerek, mevcut politikanın sürdürüleceğini ifade etti. Macron’un konuşmasından hemen sonra söz alan kişi ise Çevre Bakanı’ydı. Güya bu kitleye akaryakıt zammının ekoloji açısından ne kadar önemli olduğunu anlattı. Oysa esas mesele Sarı Yeleklerin ekolojist olup olmaması değil, vergi adaletsizliği. Macron’un Sarı Yelekler isyanını dindirmesinin yegâne yolu, servet vergisini yeniden getirmekti. Fakat Macron bunu yapmayacak.

Peki ne yapacak?

Muhtemelen Sarı Yelekler hareketinin kökeninde yatan dikkate alınmamanın öfkesini dindirecek bir politikaya gitmeyecek. Ama bu da illa Sarı Yelekler isyanının devam edeceği anlamını taşımıyor. Bu tür hareketler bazen kendiliğinden de bitebilir. Özellikle şiddete başvuranlar, ki hâlâ bunların Sarı Yelekler olup olmadığı kesinleşmiş değil, isyancı büyük kitleyi de rahatsız ediyor. Çünkü bu hareket, polisle şiddeti de göze almış militan bir direniş hareketi değil. Eğer bu, sürekli polisle karşı karşıya gelinecek çatışma eksenli bir harekete dönüşürse, başladığı kitleyle devam edemeyebilir. Sarı Yelekler dışarıdan başka destek almazsa uzun süre devam edemez. Ama bu hareket banliyölere sıçrayıp başka bir harekete dönüşebilir.

Gazete Duvar