AKP’nin tarımsızlık politikası tanzimden size el sallıyor

Tarımın istihdama katkısı yüzde 30’lardan yüzde 18’lere geriledi. Tarımın GSYH’ya katkısı ise 2017’de yüzde 6 seviyesinde. Çiftçi son 17 yılda 3,2 milyon hektar araziyi ekmekten vazgeçti.

Kapitalist politikalara dayanan üretim biçimlerinin en keskin dönüştürdüğü alanlardan biri hiç şüphesiz köylülerin, çiftçilerin işçileştirilmesinde yaşandı.

Eken diken üreten köylü, topraktan, kırsaldan, üretimden kopuşla birlikte tarımsal alandaki yetenek ve bilgi birikimini kaybetti.

Uygulanan politikalarla köylerde geçim zorlaşınca, kırsal giderek daha hızlı terk edildi. Bu değişimle birlikte milyonlarca köylü, kentlerde vasıfsız işgücüne dönüştü.

Kimi zaman yanlış kimi zaman kasıtlı tarım politikalarıyla Türkiye’de köylünün kırsaldan nasıl tasfiye edildiğine, tarımsal üretim kesimindeki insanların nasıl madenlerde çalışmak zorunda bırakıldığına Soma’daki kömür madeni cinayetinde şahit olduk. Tütün, pamuk, pancar bitirildikçe, doğduğu yerde doyamayanlar kentlerde neredeyse karın tokluğuna çalışmak zorunda kaldı.

Bugün Türkiye’nin gıda fiyatlarına dayalı yüksek enflasyon sorunu varsa, en az onun kadar devasa bir işsizlik sorunu olmasında da tarım toplumundan giderek uzaklaşmış olmanın önemli bir etkisi var.

82 milyon nüfuslu Türkiye’de il ve ilçe merkezlerinde yaşayan kişi sayısı 75,6 milyon. Belde ve köylerde ikamet edenler 6,3 milyon kişi ise toplam nüfusun sadece yüzde 7,7’sini oluşturuyor.

AKP iktidarlarının, üreten köylüyü değil de tarım tekellerini, büyük şirketleri destekleyen politikaları bugün kırsal nüfusun hızla azalmasına yol açan önemli etkenlerden biri. Kent ve kır arasındaki ekonomik ve sosyal farkların giderilmesi için çalışmak yerine birtakım lobilerin güdümüyle hareket edilince aradaki makas kapanmak yerine git gide açıldı.

Kalkınmayı, büyümeyi sadece betonla asfaltla, mega projelerle, termik santrallerle, doğayı hiçe sayan endüstrilerle, yüksek bina dikmekle açıklamaya çalışanlar bugün marketlerde, pazarlarda neye uzansa elini yakan fiyatlardan şikayet ediyor. Ama köylülük, çiftçilik, tarım dendiği zaman geçmiş yüzyıla ait, köhne bir kavrammış gibi burun kıvırmaktan da geri durmuyor.

Bugün tanzim satış kuyruğundakilere soru sormaya çalışan gazeteciden yaşadığı yoksulluğun hıncını almayan çalışanlar, bir iki nesil önce kendilerinin de bir yerlerde toprakla uğraştığını, ürettiğini, kırsalda yaşadığını çabucak unutuvermiş.

Türkiye’de toplam nüfus artarken, tarımla uğraşan nüfus her geçen gün azalıyor

TÜİK işgücü verilerine göre AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında tarım sektöründe istihdam edilen kişi sayısı 7,5 milyon civarındaydı ve yaklaşık yüzde 35’lik bir orana sahipti. 2018 sonu itibariyle tarımda istihdam edilenlerin sayısı 4,6 milyon kişiye gerilemiş durumda.

Tarımın istihdama katkısı yüzde 30’lardan 2018’de yüzde 18’lere geriledi. Tarımın GSYH’ya katkısı ise 2017 yılında yüzde 6 seviyesinde. Çiftçi son 17 yılda 3,2 milyon hektar tarım arazisini ekmekten vazgeçti.

Tarım Kanunu’na göre tarıma ayrılacak desteklerin milli gelirin yüzde 1’inden az olamayacağı hüküm altına alınmış olmasına karşın 2018 yılında da bu oran önceki yıllardaki gibi kanun hükmünün çok altında yüzde 0,39’da kaldı.

AKP de ne yapsın, Taksim Meydanı’nda avazı çıktığı kadar, “Biz köylü, çiftçi sevmiyoruz” diye bağıracak hali yoktu ya, küçük üreticileri desteksiz bırakarak, büyük şirketlerin insafına terk ederek tarım toplumunu küçülttükçe küçülttü.

Betona, kirli enerjilere ve kimin yararına olduğu asla bilinmeyen mega projelere dayanan kalkınma hamlelerinin önünde engel olarak gördüğü tarım toplumunu peyder pey tasfiye etti. Küçük üreticinin tasfiyesi de giderek tarımın tasfiyesine dönüştü.

Küçük üreticiyi ayakta tutan ucuz krediler, doğrudan destekleme ve ürün taban fiyatları gibi yöntemler, tasfiye politikası gereği ya yasal olarak sonlandırıldı ya da zamanla içi boşaltılarak işlevsiz hale getirildi. Tarım sektörüne destek veren ve piyasayı regüle eden devlet kurumları büyük oranda kapatıldı.

Destekler azaltıldı, çiftçinin hasat dönemi bile göz ardı edilerek ithalata dayanıldı. İthalatla fiyatları indiremeyip, gıda enflasyonunu çakıldığı yerden kıpırdatamayınca AKP ithalata daha çok asıldı, sofralar dünyanın açık pazarı haline geldi. Bu arada, bir AKP geleneği olarak fiyatların yüksek seyretmesine sebep olan “şer odakları” yaratmaktan da geri durulmadı.

AKP, son kozu tanzim satış noktalarıyla, kendi tarım politikasızlığının suçluluğunu usta bir manevrayla seçime kadar üzerinden sıyırdı, bir ara evde zor tuttuğu kitlesini tanzim satış kuyruğunda konsolide ediverdi.

Şimdi fiyatları ucuzlatmak vaadiyle gündeme getirilen hal yasası da, komisyoncuları aradan kaldırmak bahanesiyle hallerin şirketleştirilmesi sürecini başlatacak.

Tarım epeydir önemli bir nüfus kitlesi tarafından geçim alanı olmaktan çıktı. Tarımsal üretim yapan çiftçi sayısı azaldı.

Türkiye’deki betonlaşma hamlesine yılların sanayicilerinin bile karşı duramadığı günlerde sermaye kesimi de tarıma para gömecek değildi elbette. Çiftçiden boşalan tarım topraklarının her biri birer “kupon arazi”ye dönüşünce, bu topraklar enerji ve inşaat yatırımları için ideal hale geldi.

Tarım arazilerinin bölünmüş olmasının tarımın önündeki en büyük engel gibi sürekli sunulması da, arkada dağ gibi duran diğer sorunları perdeleme çabası. Sektörün mazot, gübre, tohum, ilaç gibi tüm girdileri ithalata dayanıyor.

Örneğin, önemli tarımsal girdilerden mazotun fiyatı 2018 yılında yüzde 15 artarken, azotlu gübrelerin fiyatı yüzde 70, tarım ilaçlarının fiyatı ise yüzde 50-80 civarında artmış. Buna karşın, ortalama fiyatlar üzerinden bir önceki yılla karşılaştırıldığında buğday üreticisinin eline geçen fiyat yüzde 5, mısırda yüzde 14, ayçiçeğinde yüzde 11, pamukta yüzde 13 artış göstermiş. Ayrıca, enflasyon 2018 yılı sonu itibariyle yüzde 20,3 olarak gerçekleşirken, tarımda üretici fiyat endeksi yüzde 15,9 ile enflasyonun gerisinde kaldı, çiftçinin alım gücü diğer yıllarda olduğu gibi 2018 yılında da geriledi.

Özetle, toprakların tarımda kalması demek bir anlamda köylünün, çiftçinin tarım alanında üretmesi, tarımdan para kazanması demek, ülkenin tarımsal hafızasını muhafaza edebilmek demek. Bu da beraberinde rant çarkının hammaddesi betona, asfalta, kömüre yatırım yapılmaması demek.

Bu çelişkili durumdan tarım mı yoksa rant mı kazançlı çıkar göreceğiz, şu haliyle tarımın pek şansı yok gibi. Patlıcanın, patatesin, biberin fiyatını mermiyle kıyaslayanların yarın öbür gün size patates, soğan yoksa beton yersiniz demeyeceği ne malum?